"Yıl 1974 Kıbrıs Barış Harekatı...Rum Yüzbaşısını tüfeğinin dipçiği ile öldüren Çavuşum Mehmet Ali ile 2026'da Birlik Cami'inde tekrar karşılaşmamız..."
"Yıl 1974 Kıbrıs Barış Harekatı...Rum Yüzbaşısını tüfeğinin dipçiği ile öldüren Çavuşum Mehmet Ali ile 2026'da Birlik Cami'inde tekrar karşılaşmamız..."
(Not:Yaşanmış bir olaydan uyarlanmıştır.Alay fotoğrafcısı Alp tarafında fotoğraflanmıştır.)
Kıbrıs'ta asırlardır hayat süren soydaşlarımızın soykırım yada vatanlarından sürülemesine seyirci kalmayan Mehmet'cik 20 Temmuz 1974'de huzur ve barış harekatı yapma mecburiyetinde bırakılmış...
Ruslar'la yapılan Ayestenefos antlaşmasının şartlarını hafifletmek için yapılan Berlin konferensıyla İngilizler Kıbrıs'a el koyarak 1978-1960'a kadar yönetmişlerdir.Yavruvatan'ın el değiştirmesi soydaşlarımızı derinden etkilemiş ve bir kısmı Anavatan'a göç etmek zorun kalmışlar...
1950'de yapılan Londra konferansına katılan Türkiye garantör devlet olarak soydaşlarımızın haklarını koruma görevini üstlenmiş...Rumlar Yunan'nın desteğiyle EOKA teşkilatını(1955)kurarak zulme başlayınca,Türkler'de,Anavatanın yardımlarıyla Türk Mukavamat Teşkilatını(1958) kurarak benliklerini korumaya,vatanlarını işgalden muhafaza etmeye çalışırlar...
1960'ta yapılan görüşmeler neticesinde Zürih antlaşmasıyla iki toplumlu Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuş...Temsil yetkisinin %30'u Türkler'e,%70'de Rumlar'a bırakılmıştır.
1963'ün Aralığında başlayan şiddet ve etnik soykırım harekatı artarak devam etmesi üzerine BMBG(Barış gücü) göndermesine rağmen 4 Nisan 1964 tarihinde Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios antlaşmayı tek taraflı olarak feshettiğini açıklar...
Olayların devam etmesi üzerine 28 Aralık 1967'de Kıbrıs'lı Türkler Geçici Türk Yönetimini ilan ederler.Rumların,Yunan'ın desdeği ile yapmış olduğu darbeyi kabul etmez...Devletimiz 20 Temmuz 1974 garentör devlet olarak "Barış Harekatı"nı gerçekleştirir.13 Şubat 1975'de KTFD'e,sonrasında 15 Kasım 1983'de KKTC kurularak bu günlere gelinir(DİB Ansiklopedisi,Kıbrıs Maddesi)
KIBRIS BARIŞ HAREKATI ve ADA'YA İNTİKAL
Yedek subay olarak milli ve vatani görevimi yaparken bir yılımı doldurmuş teğmen rübbesine terfi etmiştim.
Kıbrıs'ta ki Türk halkına yapılan zulüm ve işkenceleri TRT'de subay gazinosunda üzülerek seyrediyor, hayıflanıyordum.İnsan nasıl bu kadar zalim olabilirdi?
Haberler devam ederken Dış İşleri bakanının katıldığı üçlü(Türkiye,İngiltere,Yunan)görüşmenin sonuçsuz olarak sona erdiği haberi üzerine içim burkuldu, çok üzüldüm. Ada'da soydaşlarımız kan ve zulüm altında inliyor.Evleri,mekanları basılıyor.Hayat hakkı tanınmıyor.İffetleri kirletiyor.Diri diri toplu olarak ölüm çukurlarına gömülüyor,hayatları ellerinden alınıyordu.Bu duruma insan olanın dayanması gerçekten çok zordu..
Müzakerelerin neticesiz sona ermesinden sora Ankara toplantı üstüne toplantı yaparak Kıbrıs'a çıkarma harekatının yapılması kararını alıyor.Dönemin Başbakanı Ecevit ve yardımcısı Erbakan sabaha karşı çıkarma emrini Genel Kurmaya bildirerek gereğinin yapılmasını istiyorlar.
Bu
20 Temmuz sabahı saat 06.05 havadan indirme ve karadan çıkarma harekatı başlıyor.
Birliğimle birlikte keşif yapmak için paraşutlerimizle Paşaköy civarındaki tepeciğe inerek araziyi kontrol altına almaya yöneldik.O sırada yanımdan ayrılmayan Çavuş Mehmet Ali'ye çevre güvenliğini alması görevini verdim.
-"Emredersin komutanım."diyerek emrimi yerine getirmeye yöneldi.O sırada küçük bir düşman askeri grubuyla karşılaştık.Kısa sürede bir çoğunu tahtalı köye gönderdik.Ancak nereden geldi, nasıl geldi farkedemediğim bir Rum subayı göründü.Neredeyse elindeki otomatik silahıyla bizi piçeceği sırada Mehmet Ali Çavuş birden arslan gibi kükreyişi ve hareketiyle tüfeğinin kabzasıyla vurduğu gibi subayın feleğini şaşırtarak yere uzun uzadıya yatırdı.Bizi öldürmeden onu çavuş öldürmüştü.Ölümün kenarından dönmüş, hayatımız kurtulmuştu.
Mehmet Ali harekat sırasında bir çok yararlı görevlerde bulunmuştur.Gözünü budaktan esirgemeyen bir Mehmet'ciktir o.
Harekat sırasında şarabnalle bacağından ağır şekilde yaralanınca tedavi için hastaneye gönderildi.Uzun süren tedavisi ve tebdilhavaya gönderilmesinden dolayı bir daha görüşemedik günler gelip geçti.Harekat tamamlandı.Kandaşlarımız devletlerini kurarak huzurlu bir hayata başladılar...Yaşayıp gidiyorlar...
MEHMET ALİ ÇAVUŞLA KARŞILAŞMA MUTLULUĞUMUZ
Hayat öyle hızlı bir şekilde akıyor ki yetişmek mümkün un değil.Göz açıp kapayıncaya kadar seneler geçiyor,küçükler büyüyor.Gençler kemale eriyor.Hamlar olgunlaşıyor.Olgunlar yaşlanıyor.Hayatın çarkı durmadan devr-i daimle işleyerek zaman yolculuğuna devam ediyor.İnsanın hayata sözü tesir etmiyor.Varlık alemi hakikatin kelamıyla sonsuzluk aleminde yol alarak ilerliyor...
Her şeyin maliki olduğumuzun zannına kapılarak umutlanıyoruz. Ancak her şeyin bir oyun,süreli bir oyalanma olduğunun farkına vardığımızda yolun sonuna geldiğimizi anlıyoruz.Ancak iş işten geçmiş olduğunu idrak ediyoruz ama süre bitiyor.Sermaye tükeniyor.Elde var sıfır yada koskoca bir hiç...
Alemlerin sahibinin dinamik bir zaman işleyişi üzerine kurduğu fiziki ve metafiziki düzen tıkır tıkır çalışarak menziline doğru ilerliyor.
Gök Türk Hakanı Yüluğ Tiğin'in dediği gibi:
"_Bir suda iki defa yıkanılmaz." hemde geçen zaman tekrar yaşanmaz meselince yıllar yılları kovalamış aylar seneler geçmiş ve haddimizi aşarak(Efendimizin 63 yaşında vefat etmesi üzerine bu yaşı geçen mütedeyyin insanların kullandığı bir deyim.70'ine gelmiş o kadim insana yaşını sorduğunuzda gerçek yaşını söylemez. Onun yerine Peygamberimizin yaşı olan 63'ü geçtiği için "haddi aştık" diye edebli cevap vermesidir.) vaktimizin hitamını bekleyerek oyalanıyorduk.
Kıbrıs harekatından 52 sene sonra İstanbul'da yolculuk devam ediyordu. Uzun süreden beri Birlik Cami'ine Cuma namazını kılmaya gidiyordum. Orada Osman Kemal Kayra hocam, bir ay önce rahmet-i rahmana kavuşan Ziya hocam(Allah gani, gani rahmet eylesin),Üstadımız Amir abi, Mehmet Odabaşı bey, İrfan bey,Caminin Baş İmamı Hafız-ı Kurra Habib hocam ve Abdüsselam Avrasi hocamla Cuma namazından sonra ikramlarla ikindiye kadar nazenin sohbetler ederek,güzel saatler geçiriyorduk.
Derken 2026 yılının 9 Ocak Cuma günü İmam odasına girdiğimde üsdatlarım oturmuş sohbet ediyorlardı.Birde yabancı oturmuştu aralarına.Selam mukalemesinden sonra Kayra hocam o yabancıya dönerek,beni işaretle:
-"Bu gelende Yeniçeri askeri" dedi.Ancak adam inanmadı benim askerliğime.Kimliğimi görmek istedi.Bende verdim.Gözü tam görmediği için okuyamadı.Yanında ki kişiye okutunca bir den ağlamaya başladı.Boynuma sarılarak yüzümü, gözümü öperek:
"Paşam senmisin? Kavuşturan Rabbime şükürler olsun.Yarım asır sonra sizi gördüm ya.Artık ölsem dahi gam yemem" diyerek hem konuşuyor hem de göz yaşı dökerek ağlıyor, boynuma sarılıyordu.
Odada bulunanlar şaşırmıştı."Paşam,paşam" diye hem konuşuyor,hem gözünden yaşlar boşanmış sel gibi akıyordu.Gayri ihtiyari olarak benide etkiliyerek hüzünlüleştirdi.Ne yapacağımı şaşırdım.Adamı kollarımın arasına alarak dil dökerek teselli etmeye çalıştım.Ama nafile...
Beni sakın görünce oda sakinleşerek yavaş ve tebessümle karışık bir sesle muhabbetle konuşmaya başladı...:
Bana bir emrimiz varmı
paşam."dedi ve ayağa kalkarak çıta gibi bir asker selamı verdi...
Dikkatlice baktım ki 52 yıl önce yanımda askerlik yapan Mehmet Ali çavuş'un tâ kendisi değilmi?
Samimiyetle soruyor bana:
"Tanımadın mı paşam?Günler,aylar,yıllargeçti tabi...Çavuş'unu tanıyamadın?"diyerek tekrar, tekrar bana sarılıyordu.Bende dayanamadım ona sarılarak göz yaşları dökerek ağlaştık...Kucaklaştık,sarmaş dolaş olduk.O meşakkatli günlerden,terhisten sonraki hayatlarımızdan uzun uzun bahsederek sohbet ettik.Hem gözlerimizle,hem de gönüllerimizle sevdik sevildik.Çay ve ikramlardan atıştırırken su gibi akıp geçmişti zaman.Bir filim şeridi gibi yeniden geçmişi yaşamıştım...Bakışlarımız ayrılamıyordu bir birinden...Derken
gözü yakamdaki madalya'ya takıldı: "Benim madalyam nerede Paşam? diyerek nezketle sordu.Yine göz yaşlarını tutamayarak,boynuma sarılarak ağlamaya başladı...Dayanamadım ortamı sakinleştirmek için:
" Asker ayağa kalk,selam dur." komutunu verdim. Şarapnel parçasının yaraladığı dizinin ağrısına aldırmadan kalkarak selama durdu.O esnada oda da bulunanlarda hazır ol vaziyetin de bizlere pür dikkat bakıyorlardı.Ne yapmak istediğimizi düşündükleri yüzlerinden okunur gibiydi.Bende kalkarak selam verdim.Göğsümde gururla taşıdığım madalyamı çıkararak onun göğsüne takarak hediye ettim.Çocuklar gibi sevindi ve ne yapacağını şaşırdı.Sarılarak muhabetlerini iletti ve elimi öpmek istedi.Müsade etmeyince bu defada yüzlerimi öperek teşekkür etdi.
Aynanın karşısına geçerek sinesinde arz-ı endam eden altın madalyayı seyredince melankolik bir hale gelerek,hisleri kabardı,gözleri doldu,sicim gibi yaşlar dökülmeye başladı...
Orada olanlardan birisi: "Paşan nasıl davranırdı?" sizlere diye sorunca:
"_Biz paşamızı çok sever sayardık.Emirlerini hürmetle yerine getirir,muhabbet duyardık.O bize gayet insani davranır ve yüzünde tebessümü eksik olmazdı.Değer verdiğini hissettirir bizleri onur'a ederdi."diye cevap verdi ve tekrar boynuma sarılarak:
"_Paşam İnşallah Cennet'te de buluşuruz değilmi?"temennileriyle ani bir hareketle sarıldı ve asker selamı verdi.Evine gitmek için müsade isteyerek yola revan oldu.Arkasından gülümseyerek:
"Her iki alemde de görüşmek umuduyla Mehmet Ali çavuş."diye seslenince hafifce ve saygıyla dönerek:
"İnşallah paşam."diyerek selamını çakdı yoluna devam etdi.Arkasından görünmez oluncaya kadar bakarak mutlulukla uğurladım Mehmet Ali çavuşumu... Son kez ruhumda ki düşünce ve hüzünle kendi kendime iç alemimde konuşarak, ufka baktım ve:
" _Ey koca çavuş!
Yaşlanmışsın.Timur gibi aksayarak yörüyorsun.Ellerinden kimse kurtulamazdı.Kıbrısta düşmanın üzerine arslanın avının üzerine atıldığı gibi atılır,hışımla ezrail kesilir canına okurdum. Şimdi adımların yavaşlamış,takatın kesilmiş zor yürüyorsun." diye zihnimden geçirdim ve haline acıdım.Ancak o zaman kendi halim ve acizliğimi hatırladım:
"Paşa kendin ne haldesin?
Haberin varmı?
Ayakta durmakta zorlanıyorsun.
Ahın gitmiş vahın kalmış."diyerek hülyalara daldım...
"_Görüşeceğiz Mehmet Ali Çavuş görüşeceğiz."arzu ve hayellerimle başbaşa,mahzunluğun zevkiyle öylece kala kaldım...
Son söz olarak:Söyleyecek sözüm,yazacak kalemim,kağıdım ve dermanım kalmadığı için sükut ederek derim ki...
Yaratılmışların hayat kaynağı güneş görev şuuruyla sabahın erken vaktinde nezaketinden yüzü kızararak seyrine koyulur.Kulluğunun bilinci,görevini yerine getirmenin vakarı ve mutluluğu ile mahçubane bir tavırla...Kızarır,bozarır, sülukunu tamamlar.
Gece gündüze gebe, gündüz geceye gebe olarak devr-i alemlerini sürdürürler.
İnsanın haricindeki on sekiz bin cümle alem yaratıcının yaratılış gayesine göre ödev ve sorumluluklarını eksiksiz olarak bilfiil yerine getirirler...
Ancak ademoğlu elest bezm'indeki verdiği"kulunum"sözünü unutarak iteatten ve kulluktan yüz çevirerek verdiği sözünden rücu ederek döner.Neticede insanlığından uzaklaşır. Aşağıların aşağısı olan "sefilin"çukuruna yuvarlanarak helak olur gider.
Sonlu düyada misafir olduğunun farkında olarak fıtrata ugun yaşamak dünya ve ahireti kazandırır ve nurlandırır.
İlahi emir!"Her yaratılan ecelle sınırlandırılmış, ölüme mahkumdur." buyurarak dengeli ve kemalatlı bir hayatı öğütler.
Göktürk yazıtlarında Yüluğ Tiğin'in veciz sözünde:
"Hayatı ancak kök Teng'ri yaşar. İnsan ölümlü yaratılmıştır.Ölüme mahkumdur."diyerek belittiği gibi ölümün farkında olan,hazırlık yapanlardan olarak,dünya da akılsız, ahirette imansız bırakma Yâ Râbb...
" Allah bes bâki heves" şuuruyla hayatını tamamlayanlardan olmak umudu ve duasıyla...