"Yılda bir kurban keserler halk-ı âlem İyd içün. Dem-be-dem sâ'at-be-sâ'at ben senin kurbânınam!" (Fuzuli)

Devletin,milletin verip el ele
Kimsenin kimseyi etmeden köle Zenginin,fakirin gönül gönüle
Vereceği bayramlara eriştir

Sağımız solumuz düşmanla kaplı,
Sırtımızda nifak hançeri saplı,
Yüreklerin birlik, beraber toplu
Vuracağı bayramlara eriştir.

Şiirde vurgulandığı gibi; yönetenle yönetilenlerin el ele tutuştuğu, zenginlerin fakirlere hakkını verdiği, yoksulların varlıklıları kıskanmadan muhabbet duyduğu, büyüklerin küçükleri sevdiği, küçüklerin büyükleri saydığı, herkesin yüzünün ve ruhunun güldüğü âlemde yaşamak çok hoş olsa gerek... Birliğin, beraberliğin, odakta birleşmenin hayaliyle sona doğru gidiyoruz bakalım. Hayırlara vesile olur inşallah...
Şairimiz; devlette, millette ve şahıslarda olması gereken vasıflara tercüman olarak, su gibi duru dilimizle sözlerini nâmeleştirerek vecizeleştirmiştir. Hayal âleminde yüzerek ütopik bir dünya inşa etmiş şair diyebiliriz. Ancak arzda herkes hakkına razı olsa, fıtratı üzerine yaşasa, yaptıklarının adilane hesabını vereceğine inansa her şey sütliman olur. Huzurlu, mutlu bir dünyada, bahtiyar insanların yüzünün güldüğü gülşenlere dönüşür. Gül devri... Gülşende yaşamak... Bülbül âşık, gül mâşuk... Birin birinde birleşmek... Mutluluk, bahtiyarlık... Saadet bu olsa gerek...
Gül devri; huzurun hüküm sürdüğü, ben’in yok olduğu, biz’in hayat bulduğu, insanların Fenafillah deryasında yüzdüğü kutlu, mutlu dönem... "Koyun kurtla gezerdi,fikir başka başka olmasa" veciz sözleriyle Aşık Veysel'inde belirttiği gibi,fikirlerin birliği;ayrılığı gayrılığı yok ederek,milli birliğin oluşmasının temelini sağlar.Bütünlüğü perçinler.

“Denize kavuşan bir nehrin nehirliği biter, birleştiği denizin parçası olur.
Aşk, ölü ekmeğe bile can katıyor; fani olan canını sana kattığında ebedileşiyor.” diyen Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakta yok olarak bütünleşenin hakikate kavuşacağını belirtir.
Muhabbet; seven ile sevileni aynileştirir veya biri diğerini benliğinde yok eder. Birlik olur, birleşir, bütünleşirler.

“Sen-ben çıkınca aradan
Kalır sadece bir Yaradan.”

Meşhur İslam mütefekkirlerinden Muhammed İkbal; Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretlerine o kadar saygı ve muhabbetle gönülden bağlı idi ki İngiltere’ye giderken uçağı Türk hava sahasına girdiği zaman heyecanlanarak gayr-i ihtiyari ayağa kalkıp: “Şimdi sultanımın yurduna girdik...” diyerek Türk hava sahasından çıkıncaya kadar ayakta durarak saygı ve samimiyetini ortaya koyar.

“Muhabbet’ten Muhammed oldu hasıl,
Muhammed’siz muhabbetten ne hasıl.” diyen şairimiz, Efendimiz Aleyhisselamın ulviyetini yükselterek hakkıyla, muhteşem bir şekilde kelamlaştırmıştır. Öyle ki ecdadımız, o mübareğin ismini abdestsiz ağızlarına almamışlardır. Kazara O’nun ismini abdestsiz zikrederiz diye de Mehmet adını kullanmışlar ve böylece saygılarını sürdürmüşlerdir.

Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, toprak sarı olsun;
Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun.
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.
Yaşamak sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikâyet ölümden olsun.
(Cahit Sıtkı Tarancı)

Şairimiz, kişisel huzuru değil, toplumsal huzuru temenni ederek ülküdaşların millî mutluluğunun önemini şiirleştirerek açık bir lisanla anlatmıştır. İnsanların çoğunluğu ihtiyaçlarını gideremeyerek aç, çıplak, evsiz, yurtsuz yaşarsa orada anarşi hüküm sürer. Sosyal düzen yaralanır. Barış ve istikrar kaybolur. Fahr-i Kâinat Efendimiz: “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” buyurarak toplumsal mutluluğun varlığını sürdürebilmesi için insanların yardımlaşmasının önemine dikkat çekerek uyarmışlardır.
Halkın bir kısmı yoklukla cedelleşirken bayram olsa ne olur? Seyran olsa ne ifade eder?

BAYRAM NE ŞETÂRETLİ ZAMANDIR

“Bayramlar ne kadar hoş, ne kadar şetaretli zamanlardır / Bayramlar ne kadar hoş, ne kadar neşeli-sevinçli zamanlardır.” diyen millî şairimiz, muhteşem bir anlatıyla bayramları kelâmlaştırarak manalaştırmıştır.

Bayramlar; sosyal barışın maneviyatla bütünleşerek millî duygu ve düşüncenin revaç bulduğu, yüzlerin güldüğü, gönüllerin coştuğu, kulların ötelerin ötesiyle buluştuğu maneviyat günleridir.
Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde şairlerimiz, bayramlar konusunda birçok yazı kaleme alarak müstesna günleri en veciz şekilde anlatmışlardır.

Refik Halit, 1935’te Halep’te yayımladığı “Bir Avuç Saçma” isimli kitabındaki yazılarından birinde iki dinî bayramı karşılaştırarak tercihini “Şeker Bayramı” dediği Ramazan Bayramı’ndan yana koymuştur. Bayram sabahı gözlerini açar açmaz kendisi için hususi olarak yaptırılan kadife kaplı, sırma şeritli yahut atlas üzerine yağlı boya resimli şeker kutularını unutamayan şair; sarı parlak madenden minimini bir anahtarı ve saat kuracağı kadar küçük bir kilidi bulunan bu güzel kutuların içindekileri de ağzı sulandıracak bir üslupla anlatır:

“Bazen fondan dizisi, bazen gelin serpmesi, bazen kayısı şekerlemesi yüzüme güler; gözlerime sevinç ışığı, gönlüme saadet çırpıntısı dolardı. Ah o lâtilokumlar... Güzel bir kadının pudra kutusuna batıp çıkmış gibi baygın rayihalı lâtilokumlar! Sonra İstanbul’un minimini, bembeyaz, sert ve gevrek badem şekerleri...”
Bana sorarsanız Ramazan Bayramı, çocuklar için Şeker Bayramı’ydı. Bizde hemen herkesin çocukluğunda yaşadığı bayramlar şekerle özdeşleşmiştir. Bayramu deyince benim gözümde de hâlâ rengârenk horoz şekerleri canlanır.
Bayram geleneklerimizle ilişkili olan “Şeker Bayramı” tabirinin ne zaman kullanılmaya başlandığını tespit etmek zor. Eskiden Ramazan ve Şeker Bayramı tabirleri pek kullanılmaz, “İyd-i Fıtr” denirdi. Kurban Bayramı’nın adı da “İyd-i Adha” idi.

Bir zamanlar son derece zengin ve renkli bayram geleneklerimizin bulunduğunu hatırat kitaplarından öğreniyoruz. Osmanlı dünyası; insan hayalini zorlayan genişlikteki coğrafyası ve buralardaki kültürel renklilikler sebebiyle Avrupa’yı asırlar boyunca cezbetmiştir. İlim adamından egzotizm meraklısına, arkeologundan eski eser kaçakçısına, ressamından şairine, misyonerinden maceraperestine kadar sayısız Avrupalı gelerek seyahat izlenimlerini yazmışlardır. Osmanlı toplumuna tarafsız bakabilenler yok denecek kadar az olsa da hemen hepsi ecdadımızın hayatı hakkında bugün belge niteliği taşıyan önemli tespitlerde bulunmuşlardır.
16. yüzyılda İstanbul’a gelen Salomon Schweigger, 1619’da basılan eserinde bayramların Türklerin hayatında çok önemli olduğunu ve yardımlaşmanın en üst seviyeye çıktığını belirttikten sonra; fakirlere yardım etmekle yetinilmeyip kölelerin âzâd edildiğini ve satın alınan kuşların serbest bırakıldığını anlatır.
Yaklaşık iki yüz yıl önce İsveç elçisi olarak gelen D’Ohsson da Osmanlı hakkında yazdığı yedi ciltlik eserinde bayramların halk tarafından nasıl yaşandığını uzun uzun anlatmıştır. Sosyal durumu ne olursa olsun herkesin yeni elbiseler giydiğini, akraba ve dostların birbirlerini ziyaret ederek bayramlaştıklarını, çocukların ve gençlerin büyüklerin ellerini öperek hayır dualarını aldıklarını, küslerin barıştığını ve bayramların el sıkışmak, kucaklaşmak, karşılıklı olarak iyi duyguları belirtmek için bir fırsat olarak değerlendirildiğini anlatan D’Ohsson’un belirttiği bir husus da Türklerin aşırı neşe tezahürlerinden kaçındığıdır:

“Müslümanlar ne dans, ne içki, ne de başka eğlence bilirler. Bu bakımdan dinî bayramların kutlanışında aşırı gösteriler, gürültü patırtı olmaz. Halkın bütün eğlencesi, sükûnetle ve daima vakarını koruyarak şehirde ve civarında gezinmekten ibarettir.”

Bayramlar sadece evlerde ve sokaklarda değil, sarayda da coşkuyla kutlanırdı. Osmanlı saray teşrifatında “Muayede” denilen bayram törenlerinin önemli yeri vardı. Halk “bayram” kelimesini kullanırken sarayda ve aydınlar arasında “İyd” tercih edilirdi. Topkapı Sarayı’ndaki Babüssaâde önünde kurulan tahtında padişah tebrikleri kabul ederken mehterân çalar, toplar atılırdı. Padişahın bayram namazı için Ayasofya veya Sultanahmet Camii’ne gidişinde düzenlenen törenlere “bayram alayı” denirdi.
Bayram yaklaşırken şairler, devrin büyüklerine sunarak karşılığında “caize” aldıkları “İydiyye”ler, yani “nesib” bölümünde bayramın tasvir edildiği kasideler yazarlardı. Lale Devri’nin büyük şairi Nedim, bir iydiyyesinde bir muayede törenini ve İstanbul bayramlarını tasvir etmiştir.

Kasideye göre; kutlu bayram vakti şereflendirince, bayram üstüne bayram yaşayan İstanbul’un her tarafı sevinç ve mutluluklarla dolar. Güzeller bin türlü nazla, şuh yürüyüşlü atlara binerek At Meydanı’na giderler. Tophane ve Eyüp, gençleri cezbeden önemli semtlerdir. Özellikle Sa‘dâbâd’da yaşanan bayramın güzelliği tasvir edilemez. Sa‘dâbâd’ın bütün bağları fıstıki atlastan bayramlıklar giyinmiş, serviler başlarına nefti şallar atmışlardır. Gümüş renginde bir diba giyinmiş olan Cedvel-i Sîmîn deresinin şeffaf ve nurani dalgaları harelenmekte, gönül çekici fıskiyeler havuzun etrafındakilere bayramlık bahşiş olarak gümüşler saçmaktadır.

Nedim’in kasidesindeki “Biçinmiş bağlar iydiyye cümle fıstıki atlas” mısrasındaki bağların bayramlık giyinmesi imajıyla Karacaoğlan’ın “Çukurova bayramlığın giyerken” mısrasındaki imaj arasında dikkate değer bir benzerlik vardır.
Divan şiirinde bayramın her zaman sevinç, neşe, mutluluk, müjde, zevk ve safa kavramlarıyla birlikte ele alındığını belirtelim. Şeyhülislâm Yahya Efendi;
“Güneş yüzlü, hilâl ebrulu bir mahbubdur bayram.”diyerek anlatıyor bayramları.

Nef‘î ise bir iydiyyesinde insanın bayramlarda bütün üzüntülerinden kurtulmasına şaşmamak gerektiğini, çünkü bayramın cihan pazarının güzelliği, parlaklığı ve süsü olduğunu söyler:

“İyd-i Adhâ revnak-ı bâzâr-ı cihandır.”

Sırası gelmişken edebiyat tarihimizde birçok “Bayram” isimli şair bulunduğunu, bunlardan en tanınmışının Hacı Bayram-ı Velî olduğunu belirtelim. O mübareğin asıl adı Numan’dır. Şeyhi Somuncu Baba, ilk görüşmeleri bir bayram günü olduğu için ona Bayram adını vermiştir. Kurduğu tarikata da adına nisGüzel Bayramiyye denilmiştir.

Hacı Bayram, bir şiirinde bayram kelimesini zengin çağrışımlarıyla birlikte çok güzel kullanır:

Bayram’ım imdi Bayram’ım imdi
Bayram ederler yâr ile şimdi
Hamd ü senâlar hamd ü senâlar
Yâr ile bayram kıldı bu gönlüm.

“Bayram etmek”, Türkçemizin güzel deyimlerinden biridir ve bayramlarda asıl bayram edenler çocuklardır. “Bayram çocuğu gibi” tabiri, bayramlarda çocukların yaşadıkları sevincin veciz bir ifadesidir.
İstanbul’da çocukların bu sevinci en iyi şekilde yaşamaları için her semtte bayram yerleri kurulurdu. Mehmet Âkif, “Bayram” şiirinde Fatih’te kurulan bayram yerini canlı bir biçimde tasvir etmiştir:

Pür-handedir âfâk, cihan başka cihandır
Bayram ne kadar hoş, ne şetâretli zamandır
Bayramda güler çehre-i mâsum-ı sehâvet.

Ne var ki bu sevince katılamayan, mutlu olamayan çocuklar da vardır. Âkif, yukarıdaki şiirinin devamında bayram yerinde ağlayan bir çocuk sesi duyduğunu anlatır. Döner bakar ki uzun saçlı güzel bir kızcağız, salıncağa binemediği için yaşlı bir kadının kucağında ağlıyor. Çocuk yetimdir ve ninesinin salıncakçıya verecek parası yoktur. Birkaç kişinin müdahalesiyle salıncağa bindirilen küçük kız hemen “ağlamayan kızların şetaretine” katılıverdi.
19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarında edebiyatımızda yetimler önemli bir yer tutmaktadır. Bunlar cephelerde şehit olanların yavrularıdır. Unutmamak gerekir ki o yıllarda bayramlar binlerce evde kara bayramdır.
Tevfik Fikret de Âkif gibi bir bayramda bayramlıklarını giymiş çocukların sevincine katılamayan mutsuz yetimleri düşünerek duygulanmıştır. “Haluk’un Bayramı” şiirinde sevincin sadece çocukların hakkı olduğunu belirttikten sonra oğlu Haluk’a seslenir ve sevincini yetimlerle paylaşması gerektiğini söyler. Haluk o güzel elbisesini artık çıkarıp bir yetime vermeli; sefaletin yüzünü sararttığı o yetim de güzelleşip sevinerek eğlenmelidir:

“Çıkar o süsleri artık, sevindiğin yetişir;
Çıkar, biraz da şu öksüz giyinsin, eğlensin;
Biraz güzelleşsin
Şu rû-yı zerd-i sefalet... Evet meserrettir
Çocukların payı; lakin senin sevincinle
Sevinmiyor şu yetim, ağlıyor... Haluk dinle!”

Mehmet Âkif ve Tevfik Fikret’in bu şiirleri yazdıkları yıllarda üst üste savaşlar yaşanır, binlerce çocuk yetim kalırdı. Bu yüzden her bayram bir “kara bayram”dı. Yine de çocuk her zaman çocuktur ve ufacık bir hediye yahut atlıkarıncaya bindirilmek onun da bayram sevincine katılması için yeter de artar bile.

Arif Nihat Asya’nın da “Çocuk” adlı şiirinde ölmüş bir anne, çocuğuna özellikle bayram sabahları yokluğunun hissettirilmemesini vasiyet eder:

“Hele bayram sabahı yokluğumu
Kimse sezdirmesin sakın çocuğa!”
Necip Fazıl da şiirinde bayram sevincini ve çocukların bayram günlerindeki eğlenme arzularını ölüm teliyle ustaca birleştirmiştir:

“Ölüm ölene bayram, bayrama sevinmek var;
Oh ne güzel, bayramda tahta ata binmek var!”

Bayramlarda çocuklar kendilerini kuşlar gibi hür hissetmek, her istediklerini yapmak isterler; fakat çoğu zaman büyükleri tarafından engellenirler. Orhan Veli’nin “Bayram” şiirindeki çocuk, nedense bayram topları atılırken kaçıp Harbiye Nezareti’ne gitmek istemektedir. Bunun için annesine söylemesinler diye kargalara rüşvet bile teklif eder:

“Kargalar, sakın anneme söylemeyin!
Bugün toplar atılırken evden kaçıp
Harbiye Nezareti’ne gideceğim.
Söylemezseniz size macun alırım,
Simit alırım, horoz şekeri alırım,
Sizi kayık salıncağına bindiririm kargalar,
Bütün zıpzıplarımı size veririm,
Kargalar, ne olur anneme söylemeyin...”(Üsküdar Kültür Sanat Medeniyet Dergisi,Sayı 6)

BAYRAM GÜNLERİNDE YAPILMASI GEREKEN İBADETLER
Bayramlar sevinç ve muhabbet günleridir. Akraba ve dostlar arasında bayramlaşarak samimiyeti artırır. Yapılan ikramlar karşılıklı saadeti ziyadeleştirdiği gibi kul, Rabbine de ibadet ve taatlarla yakınlaşarak rızasını kazanmaya, kurbiyyet kurmaya yönelmelidir. Şeker, çikolata, baklava, çay, kahve ve diğer ikramlar şahıslar arasında dostluğu perçinlediği misali; salih ameller ve ilahî emirleri yerine getirmek de o kuralları koyanla kul arasında yakınlaşma sağlayarak imtihanın kazanılmasına vesile olur.
Nebiyy-i Zişan Efendimiz:
“Bayram gecelerini sevabını Allah’tan bekleyerek ibadetlerle ihya edenlerin kalbi, bütün kalplerin öldüğü günde ölmeyecek; O’na yakınlaşacaktır.” (İbn Mâce, Sıyam, 68)
buyurarak bayram gecelerinin ihya edilmesini tavsiye etmiştir.

KURBAN BAYRAMI’NDA VACİP OLAN İBADETLER
a) Maddî gücü yerinde olanın; yani borcu haricinde 96 gram altını veya bu değerde parası bulunan kimsenin, kurban niyetiyle belirtilen hayvanlardan (koyun, keçi, sığır, manda, deve) kesmesi vaciptir.
Hz. Âişe’nin rivayetine göre Efendimiz:
“Âdemoğlunun bayram günü Allah katında kurban kesmekten daha güzel bir amel işlemez. Kurban, kıyamet günü boynuzları, kılları ve tırnaklarıyla gelir. Kurban, henüz kanı yere düşmeden Allah tarafından kabul edilir. Bu sebeple kurban kesme konusunda gönlünüz hoş olsun, bu iş size zor gelmesin.” (Tirmizî, Edâhî, 1)
buyurarak kurban kesmeyi teşvik etmiştir.
b) Hanefî mezhebine göre arefe günü sabah namazından başlayarak bayramın dördüncü günü ikindi namazı da dâhil olmak üzere 23 vakit farz namazdan sonra teşrik tekbiri getirmek, kadın erkek her Müslümana vaciptir.
c) Mükellef olanların bayram namazı kılması da vaciptir.

BAYRAM GÜNLERİNDE YAPILMASI GEREKEN SÜNNETLER

Bayram günü ve gecelerini huşu içerisinde ihya ederek geçirmek, yatsı ve sabah namazlarını cemaatle kılmak, boy abdesti alarak bayram namazına gitmek, güzel kokular sürünmek, temiz veya mümkünse yeni elbiseler giymek, güler yüzlü olmak, camiye gidiş gelişte farklı yollar kullanmak sünnettir.

Kurban kesilirken orada bulunmak ve kurbana eziyet çektirmeden kesimini yapmak gerekir.
Takva sahibi müminler, bayramdan önceki dokuz gün oruç tutarlar. Onuncu gün oruç tutmaz; kesilen kurban etiyle kahvaltı yaparak ibadetlerini tamamlarlar.t Böylece Rabbimiz o kimseyi mükâfatlandırır.
Şükür namazı kılarak O’na yönelmek ve kulluk görevini yerine getirerek bu faziletli günlerden nasip almak gerekir.
Küsler barışarak helalleşmelidir. “Müslümanların üç günden fazla küs ve dargın durması helâl olmaz.” buyuran Peygamber Efendimiz küslüğü hoş görmemiş, Müslümanların barış içinde yaşamalarını tavsiye etmiştir.
Kabirleri ziyaret etmek, israf ve gösterişten sakınmak, kesilen kurbanın üçte birini muhtaçlara vermek ve ihtiyaç sahiplerini sevindirmek de Efendimizin sünnetlerindendir.
İlahî irade bu konuda şöyle buyurur:
“Hayır olarak harcadığınız kendi iyiliğiniz içindir. Yapacağınız hayırları ancak Allah’ın rızasını kazanmak için yapmalısınız. Hayır olarak verdiğiniz ne varsa karşılığı size tam olarak ödenir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız.” (Bakara, 272)

SÖZÜN ÖZETİ:Ne olursa olsun, nasıl yaşanırsa yaşansın çocukluğumuz da yaşadığımız bayramlar gönüllerimiz de silinmez izler bırakmıştır. Zamanla o güzel günleri özlemle, lezzetle hatırlayıp çocukluğun o arı, duru ve muhteşem günlerine dönmek istemeyen var mıdır?
Bayramlar dün çok güzeldi, bugün de güzel... Yeter ki bayramların neşe ve sevincine herkes katılabilsin.
O hâlde tarumar edilen İslam dünyasının öksüz ve yetim çocukları bayramlarda ihtiyaçları giderilerek sevindirilmeli; sadece özel ve bayram günlerinde değil, meslek sahibi oluncaya kadar bütün ihtiyaçları karşılanarak vefa borcu ödenmelidir.
Bütün ömürlerini bayram gibi yaşamaları için ne gerekiyorsa devlet ve millet el ele vererek yapmalıdır.Öksüz,yetimi,ihtiyaç sahiplerini gözetenleri,O ulu yaratan da korur,gözetir.

Can bula cânânını
Bayram o bayram ola
Kul bula sultanını
Bayram o bayram ola.

Bütün akraba ve dostlarımızın, milletimizin, İslam âleminin ve insanlığın bayramını en kalbî duygularımla kutlayarak; saygı ve muhabbetlerimi arz ediyorum efendim.

Nice güzelliklere ve bayramlara...Birlik beraberlik içinde."Bir"in birliğinde buluşarak...