"Ya İstanbul beni alır,ya ben İstanbul'u" diyen Fatih İstanbul'u,alarak beldelerin sultan'ını,İSLAMBOL yaparak müjdeye nail olmuş Ulu Sultandır.

Efendimizin Kutlu Müjdesinden İstanbul'un Fethine: Fatih Sultan Mehmed Han'ın İman, İlim ve Medeniyet Yolculuğu

"Le tuftehanne'l-kustantıniyyetu. Fe le niğme'l-emîru emîruhâ, vele niğme'l-ceyşu zâlike'l-ceyş./İstanbul elbette fetholunacaktır; onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir." (Ravâhu'l-İmâm Ahmed b. Hanbel fî Müsnedihî)

Tarihin aktardığı bilgilere göre II. Murad, seccadesinin başında namazını eda ettikten sonra Kur'an-ı Kerim okurken Muhammed suresini bitirip Fetih suresine başlayacağı sırada oğlunun doğum müjdesini almış ve şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Ravza-ı Murad'da bir gül-i Muhammedî açtı." (Reşad E. Koçu, F.S.M., Doğan Kitap, 2002, s. 12)

İstanbul'u fethettiği için "Fethin Babası", "Sultanü'l-Bahreyn ve Hakanü'l-Bahreyn" ("iki karanın sultanı ve iki denizin hakanı" anlamına gelen bu unvanda iki kara ile kast edilen Anadolu ve Rumeli iken, "iki deniz" ile kastedilen de Akdeniz ve Karadeniz'dir.) olarak da anılacak olan Şehzade Mehmet, oldukça hareketli, tabir caizse ele avuca sığmayan bir çocuktu. Harp sanatına ilgi duyması, yerinde duramaması, rahle başında talim görmesini engelliyordu. II. Murad, onun eğitimiyle alakadar olması için Molla Gürani'yi görevlendirmişti. Şehzade Mehmet, gündüzleri ata binme ve okçuluk dersleri alıyor; devlet idaresi ve yönetimi konusunda talim ve terbiyeden geçiyor, gece olunca soluğu kütüphanesinde alıyordu. İman dolu bir kalbe, ilim ve irfanla meşgul bir zihne sahipti. Boş geçen tek bir anı bile olmuyordu. Devrinin önde gelen âlimlerinden İslami ilimler öğrenmişti. Dinî ilimlerin yanı sıra sosyal, beşerî ve pozitif ilimlere de, özellikle tarih, coğrafya ve matematik konularına ilgi göstermişti. Denilebilir ki Fatih, zamanının ötesine geçerek kendi zamanına kadar pek iltifat edilmeyen aklî ilimleri de öğrenmeye meraklıydı.

II. Mehmet, iki kez tahta çıkan bir padişahtı. Babası II. Murad'ın kendi isteğiyle tahttan çekilmesinin ardından tahta ilk geçtiğinde on iki yaşındaydı. Osmanlı'da "sancağa çıkma" denilen usulle şehzadelere taşrada bir bölgenin sorumluluğu verilerek onların devlet idaresinde tecrübe kazanmaları amaçlanırdı. Manisa sancağında tecrübe kazanan bu genç şehzade, çocuk yaşta tahta geçmesini fırsat bilenler dört bir yandan atağa geçtiğinde bile yanlış ve ani kararlar almak endişesiyle temkinli davranıyor, mutlaka ulemaya danışıyor, devletin bekası için en doğrusunu seçmeye çalışıyordu.

Dirayetli, kararlı, tuttuğunu koparacak kadar azimli, aklına koyduğu her işe gözünü karartıp korkusuzca girişecek kadar cüretkâr; hayal kurmayı sevmekle birlikte realist bir bakış açısını da haiz, karar verip uygulama noktasında tüm ihtimalleri düşünen, aynı zamanda merhametli, civanmert ve müsamahakâr bir şahsiyetti. İmanlı, ihlaslı, maneviyata düşkün, öğrenme aşkı ile yanıp tutuşan, geniş görüşlü, idealist bir genç idi. Gençliğin verdiği enerji ve dinamizmle zevküsefaya dalmamış, idealleri uğrunda sayısız geceyi gündüze katmış, İstanbul hayaliyle yaşamıştı. Babasının vefatıyla tahta ikinci kez çıktığında kararlarına zaman zaman karşı çıkan Vezir-i Âzam Çandarlı Halil Paşa'yı acele bir karar vererek hemen azletmemiş, her dediğini uygulamasa da bu süreçte onun diplomasi bilgisinden istifade etmeyi amaçlamıştır.

Civar ülkelerdeki ve Batı'daki sanatçıların, fikir adamlarının görüş ve düşünceleriyle ilgilenmiş, onların eserlerinden tercümeler yaptırmış, sarayında himayelerini üstlenerek onlara kadirşinaslık göstermiştir. O dönem Timur İmparatorluğu'nun himayesi altında Semerkant'ta çalışmalarını yürüten matematikçi ve astronom Ali Kuşçu'yu İstanbul'a davet etmiş ve İstanbul'da kalmasını sağlamıştır. Ayrıca Rönesans döneminin en önemli İtalyan ressamlarından biri olan Bellini'yi İstanbul'a getirerek ünlü portresini yaptırmıştır. Sanata ve sanatçıya gösterdiğ ihtimamın yanı sıra kendisi de Avnî mahlası ile şiirler yazıyordu. Rum filozof Amirutzes'e, Batlamyus'un coğrafyasının tercümesini yapması için emir vermiş ve bu tercüme faaliyeti 1465'te tamamlanmıştır. Bu tercüme faaliyeti ile doğudan batıya, kuzeyden güneye tüm coğrafya hakkında bilgi edinmek istemesi, İstanbul'un fethi gibi büyük bir zafer elde etmekle yetinmek istemeyen bu cesur hükümdarın cihan hâkimiyeti mefkûresini göstermesi bakımından dikkate değerdir. İ'lâ-yı Kelimetullah uğruna daha fazlasını istiyor, daha çok çabalıyor ve canla başla çalışıyordu.

Yenilikçi bir lider olarak ilk kez İstanbul'un fethinde kullanılan şahi ve havan toplarının çizimini bizzat yaparak üstün bir mühendislik örneği sergilemişti. İcat ettiği bu toplar, Orta Çağ Avrupa derebeyliklerini yıkarak tarihin seyrini değiştiren önemli bir buluş olmuştu.

Şehzadeliğinden beri fetih arzusu ve hayali ile yanıp tutuşan, kendisini fetih düşüncesinden vazgeçirmeye çalışanlara karşı çıkıp kendi zamanına kadar yapılan yanlışlardan ders çıkararak, yetersizlikleri ve eksiklikleri göz önünde bulundurup "Üstüne ne katabilirim, bu eksikliği nasıl tamamlayabilirim?" diye fikir yoluna devam eden bu dirayetli padişahı kimse yolundan çeviremedi. "Benim zamanıma kadar kimse yapamamış, ben nasıl yapacağım?" diye düşünerek hareket etseydi Fatih olması mümkün olur muydu? Fatih'in Fatih olmasında içerisine doğup büyüdüğü çevre kadar, çevresinde bulunan şahsiyetlerin de etkisi yadsınamaz. II. Mehmed'i sıradan bir şehzadelikten Fatihliğe götüren yolun başlangıcında fıtrî olarak tabiatına yansıyan özelliklerin yanı sıra yanında kimlerin olduğu, ders aldığı hocaların fikir dünyasına yaptıkları katkılar, okuduğu kitaplar, araştırmaları sonucunda edindiği fikir ve düşünceler, yaşadığı olumsuz tecrübeler -ki bunlar kendisine hayat dersi ve deneyim olarak dönecekti- önemli unsurlardı.

Fatih'in aldığı eğitim ve edindiği ahlaki görgü, bugün de pedagojik anlamda ebeveynlere ve gidecekleri istikamette gençlere yol gösterir niteliktedir. Dine, ahlaka, talim ve terbiyeye, kendini pek çok açıdan geliştirmeye hevesli, sadece Allah'ın rızasını gözeterek yaşayan insanlarla bir arada bulunmak; insanı malayani işler ve kişilerden uzak tutarak geliştirme noktasında önem arz eder.

Çocuğu dünyaya getirip yetiştiren ilk el olarak annenin ve hemen sonrasında babanın önemi son derece kıymetlidir. Yaradan'ın bir nimeti, ailesine en güzel emaneti olan yavrulara doğumlarından itibaren koruyup kollanan göz bebekleri, yarının büyüğü ve yetişkini nazarıyla bakılmalı; onların gururlarını incitmekten, kendilerini yetersiz ve değersiz görmelerine sebebiyet vermekten kaçınılmalıdır. Kıyaslama hatasına düşmeden var olan potansiyellerini açığa çıkarmalarına vesile olarak şahsiyetlerini inşa etmeleri için yol gösterme noktasında büyüklere, aileye ve topluma büyük iş düşmektedir.

Bayram şairi Arif Nihat Asya'nın meşhur şiiri "Fetih Marşı", günümüz gençliğine başlı başına bir nasihatname niteliğindedir. Her bir dizesinde derin anlamları barındıran bu eserden "Nasıl bir genç?" sorusunun cevabını alırız: Fatih gibi bir genç...

"Yüzüne çarpmak gerek
Zamanın fendini!
Göster, kabaran sular nasıl yıkar bendini!
Küçük görme, hor görme delikanlım kendini!
Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın;
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın..."

AHAMENİŞ'TEN OSMANLI'YA İSTANBUL KUŞATMALARI
Tarih boyunca otuz iki kez kuşatılan İstanbul; ilk kuşatma MÖ:510'da Bizanthon adıyla bir şehir devleti iken Ahemeniş imparatorluğu tarafından Otanis'in komutasında yapılmıştır.
Emevi ve Abbasiler döneminde on bir defa kuşatılmış 669'da halife hazreti Muaviye döneminde yapılan ilk kuşatmaya ilerlemiş yaşına rağmen Eyüp el- Ensari de efendimizin müjdesine nail olmak için bu kuşatmaya dahil olarak gelmiş ve şehadet pınarından içmiştir.Ağır kış ve Rum ateşinden dolayı fetih müyesser olmamıştır.
Osmanlı döneminde de kutlu müjdeye nail olmak için:
Yıldırım Beyazıt 1395-1400 yıllarında,
Musa Çelebi 1411'de,
II.Murat 1422'de İstanbul'u kuşatmışlar ancak hedeflerine ulaşamamışlardır.
II.Mehmed komutasındaki Osmanlı ordusunun 53 günlük kuşatmasıyla fetih gerçekleşmiştir. Çağ açan, çağ kapayan bu destansı olay yalnızca bir askerî zafer değil; aynı zamanda haritaları değiştiren, gemilerin karadan yürütüldüğü bir mühendislik harikası ve asırlardır anlatılan efsanelerin merkezidir. Yüzyıllar geçmesine rağmen Hristiyan âlemi tarafından hâlâ acı ve ıstırabı unutulamamış, çağlar üstü vahim bir vakıa olarak nitelenmektedir.

Fethin Askerî ve Stratejik Anlatımı

Tarihî kaynaklara göre fetih süreci; stratejik hamleler, teknolojik yenilikler ve olağanüstü olaylarla örülüdür.

*Devasa Toplar (Şahi): Kuşatmanın en önemli simgesi ve sembolü olan şahi toplarının çizimi bizzat II. Mehmed tarafından yapılmış, Urban tarafından dökümü gerçekleştirilmiş, surlarda delikler ve gedikler açılmak amacıyla kullanılmış; ancak bu ağır topların menzile götürülmesi kolay olmamıştır. Cepheye götürebilmek için yollar, köprüler inşa edilerek zorluklara göğüs gerilmiştir.

*Gemilerin Karadan Yürütülmesi Mucizesi: Roma tarihçisi Doukas gibi tarihçilerin de anlattığı üzere, kızaklar üzerinde Dolmabahçe'den Kasımpaşa'ya kadar gemilerin götürülmesi, oradan da Haliç'ene indirilmesi; hem Osmanlı hem de Haçlı tarihçilerinin tarih yazımında büyük bir hayranlıkla anlattıkları ve belgeledikleri insan üstü bir olaydır.

*Ulubatlı Hasan: Şehrin burçlarına Osmanlı sancağını ilk diken ve o sırada şehit düşen yeniçeri, fethin sembol kahramanlarından birisi olmuştur. Gözünü kırpmadan en yüksek kuleye tırmanarak sancağı dalgalandırmış ve şehadet pınarından doya doya içerek ahiret yoluna revan olup cennet makamına kurulmuştur.

Fetihle İlgili Efsaneler ve İnanışlar

*Ayasofya'daki Keşiş Efsanesi: Fetih sırasında son ayinin yapıldığı Ayasofya'da bir keşişin, içeri giren Osmanlı askerlerini görünce elindeki tepsiden yediği balıkların duvara yapışması ve bu balıkların ancak İstanbul'un Hristiyanlar tarafından geri alınmasıyla canlanacağına inanılması, tasavvur götürmez bir bâtıl inanıştır.

*Kardinal Külahı: Bizans halkının Katoliklerle birleşmemesini sembolize eden “İstanbul'da kardinal külahı görmektense Müslüman sarığı görmeyi yeğleriz (isteriz).” sözü, fethin sosyo-politik zeminini anlatan en meşhur simge ve söylemdir. Sözün hakikate vurgusu, İslam'ın hoşgörüsü ve adaletli yönetiminin yansıması, insana dokunuşun görünürlüğe kavuşmasıdır.

*Çemberlitaş Kehaneti: Roma döneminde şehrin kaderini belirleyeceğine inanılan ve sütunun altında gizli olduğu düşünülen kutsal emanetler ve söylentiler, şehrin düşüşünü mistik bir çerçeveye oturtur.

Günümüzde fethin şehitlerinin metfun bulunduğu kabristan ise bu tarihî mücadelenin görünür, somut, sessiz tanıkları olarak varlıklarını sürdürmektedir. Mekânlarının cennet-i âlî olması dua ve niyazımızdır...

FETH-İ MÜBİNİN YANSIMALARI

Hiç şüpheniz olmasın ki hakkında en fazla yayın yapılan, kitap yazılan, araştırma ve incelemeye tâbi tutulan hükümdarlardan biri de Sultan II. Mehmed Han'dır. Fatih'in hayatını ve akıllara durgunluk veren fetih harekâtını konu alan neşriyatın arasında, İstanbul'un fethinin beş yüzüncü yıl dönümü dolayısıyla kaleme alınan eserler de büyük bir yekûn tutuyor.

O kitaplardan biri de Hakkı Tarık Us tarafından 1953'te yayımlanan “Kimsenin Görmediği Bir Tarih Kitabı”dır. Yazar, kitabının ikinci sayfasına düştüğü notta şöyle diyor: “Bizanslılara, ‘Benim gücümün yettiği yere sizin hayaliniz bile ulaşamaz.’ diyen büyük Fatih'in gücüne değil, hayaline bile hasret yaşadığımız bu beş yüzüncü fetih yıl dönümünün coşturduğu hayranlık duygularıyla bu eser hazırlandı. Onun mâneviyatının eşiğine sunuyoruz.”

İstanbul'un nasıl devlet merkezi, yani pâyitaht hâline getirildiği anlatılıyor. İstanbullular, Fatih'e yalnız şehri fetheden hükümdar gözüyle bakmamalılar. İstanbul'a tarihî merkez olmanın bütün değerlerini kazandıran, şehri imar ve ihya eden büyük bir kurucu olarak da minnet ve şükran duymalıdırlar. Eserde “Fatih kendi fethettiği şehri nasıl vasfediyordu?” başlığı altında yer alan yazıda ise Mekke'ye ve Mısır'a gönderilen mektuplardan söz ediliyor.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'un fethinden hemen sonra Mekke-i Mükerreme'nin seyyidi (şerifi) Ahseniyyü'l-Celâniyyü'l-Hasenî'ye ve Mısır'ın azizi İnal Şah'a birer Nâme-i Hümâyun yollayarak fetih olayını onlara bildirdi. Feridun Bey Münşeatı'ndaki metinlere göre bu nâmelerden ikincisi, Fatih'in hocası Molla Gürânî'nin kaleminden çıkmadır. Arapça olarak yazılan her iki mektupta da fetihten maksadın ne olduğuna, fetih esnasında karşılaşılan zorlukların nasıl üstesinden gelindiğine temas ediliyor. Ayrıca şehri tanıtan cümlelere de yer veriliyor. Yine mektupta İstanbul'un yedi tepesinden söz ediliyor. Yedi tepenin Allah'ın iradesiyle İslam hilafetinin merkezi olmak üzere hazırlandığı dile getiriliyor. Bu kayda göre demek ki daha İstanbul'un alındığı gün onu İslam hilafetine merkez yapmayı düşünmüş olan da Fatih'tir. Torunu Sultan Selim'in altmış dört yıl sonra elde edeceği bir mazhariyeti Fatih, kendisine sanki vasiyet bırakmış gibidir.

Arapça yazılan mektup, hamdüsenâdan ve muhatabına duadan sonra devam ediyor:

“Allah'ın bu yıl bize müyesser kıldığı fütuhatı müjdelemek için size bu Nâme-i Hümâyun'u gönderiyoruz. Bu bir fetihtir ki benzerini ne bir göz görmüş ne de bir kulak işitmiştir. Fethedilen şehir, iki denizin kavuştuğu yerde Konstantiniyye adı ile meşhurdur ki karşısında Galata denilen bir başka belde, güneydoğusunda da Üsküdar demekle bilinen başka bir bölge vardır.

Konstantiniyye, o meşhur tepeleriyle yedi başlı bir ejderhaya benzer. Bu yüksek ve müstahkem tepeler göklere baş kaldırmışlardır. Sanki onlar Allah'ın emriyle İslam'ın halifeliğine merkez olmaya hazırlanmışlardır. Allah'ın takdiri ile elde ettiğimiz bu beldeye hiç şüphesiz ki ‘Beldelerin Padişahı’ adını vermek gerekir. Öteki iki belde ise Konstantiniyye'nin sağ ve sol yanlarında sanki o padişahın daima iki tarafında bulunan ulaklarıdır.

Biz fetih arzumuzu gösterdiğimiz, azmimize kuvvet vererek maksada yöneldiğimiz zaman Konstantiniyye'nin içine de dışına da sığınan bir düşmanla karşılaştık. Onlar, şeriatın kabul ettiği vergiyi verme teklifimize yanaşmadılar. Harbe giriştik. Aramızda iki aya yakın bir zaman muharebe ile geçti. Fakat onlar dayanamadılar, aciz düştüler. Harp meydanından kaçınmaktan utanmadılar. İslam ise gerek karadan gerek denizden cihat vazifesini hakkıyla yerine getirdi. Böylece surlara yaklaştılar. Allah'ı bir bilenlerden bir kalabalık, delik deşik olan surların üzerine çıktılar. Cemâziyelevvel'in 23. günü tekbirlerle, tahlillerle bu uğurlu, bu aydınlık şehre girdiler. Herkesten evvel bu melunların başı olan Tekfur'un başını kestiler. Kalanlarını affettik. Onları yıllık belli bir miktar cizyeye bağladık. Hutbelerde uni'yi okunmaya başladığı, paraların üzeri adımızla süslendiği şu sırada size yakınlarımızdan Hoca Hacı Mehmet Ezeytûnî'yi gönderdik.

Bu Allah vergisi ve büyük müjdeye bütün âlimlerin ileri gelenleriyle bütün Mekke ve Medine ahalisinin sevineceklerini umuyoruz.”

Bu satırları yazarken aklıma geldi. Yukarıda anlatıldığı üzere halkı Hristiyan olan bir ülke yahut şehir Müslümanlar tarafından fethedildiği zaman İslam memleketlerine işte böyle müjdeciler gönderiliyordu. Hatırlayınız; Fatih, Çandarlı Halil Paşa'ya tahta ilk geçtiği günden itibaren bir mim koymuştu. Nitekim fetihten kırk gün sonra Yedikule'de boğularak öldürüldü. Meşhur tarihçilerimizden Mükrimin Halil Yinanç'ın bir yazısında okumuştum. Hem Yavuz'un hem Kanuni Sultan Süleyman'ın şeyhülislamlığını yapan büyük âlim İbn-i Kemâl bu hususta şöyle diyor:

“İstanbul'un fethedildiğini müjdelemek için her memlekete birer elçi gönderiliyordu. Bu arada öbür dünyaya da bir elçi göndermek gerekiyordu. Fatih, Çandarlı Halil Paşa'yı da ahirete müjdeci olarak yolladı.”

Yine bahsini ettiğimiz kitaba dönecek olursak Akşemseddin Hazretlerinin İstanbul'un fethinde gösterdiği olağanüstü hâller de bu sayfalarda anlatılıyor. Ayrıca Fatih'in genç yaşta nasıl vefat ettiğine de yer veriliyor. Şair-i Âzam Abdülhak Hamid'in bir edebiyat şaheseri olan “Merkad-ı Fatih'i Ziyaret” başlıklı şiiri de keza aynı sayfaları süslüyor. Türbeyi de ziynetlendiren bu şiiri acaba ziyaretçilerden kaç kişi fark ediyor? Cevab-ı sükût!...

Bu büyük hükümdarın türbe resminin altında da şu şiir görülüyor:

“Tükenmez çağları sarıp her yönden
Adın sonsuzluğa hâle olmuşken
Nasıl alır seni bir küçük türbe?
Fecirler dolu gök, türbana kubbe!
Türbenin ezelî kandilleri var:
Her gece renklerle yanan yıldızlar
Işıklar yağdırır yedi tepeye
Güzel Rabbimizden armağan diye...”

Ebü'l-Feth ve Gazi Fatih Sultan Mehmet Han Hazretlerini, fethin 572. yılında bir kere daha rahmet ve mağfiretle anıyoruz.

Ruhu şâd, mekânı cennet olsun...

KAYNAKÇA:
Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Beyrut: Müessesetü'r-Risâle.
Akşemseddin, Makâmât ve Menâkıbnâmeler.
Doukas, Bizans Tarihi, çev. Bilge Umar, İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yayınları.
Koçu, Reşad Ekrem, Fatih Sultan Mehmed, İstanbul: Doğan Kitap, 2002.
Yinanç, Mükrimin Halil, Makaleler ve İncelemeler, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları
Asya, Arif Nihat, Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor ve Seçme Şiirler, İstanbul: Ötüken Neşriyat
Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), "Fatih Sultan Mehmed", "İstanbul'un Fethi", "Akşemseddin" maddeleri