"Milletler,özünden çıkardığı milli aydınlarla,öz kaynaklarına dönerek,çağın ruhuna uygun medeniyeti bina edebilecekleri bir gerçekliktir."

​SÜLEYMANİYE'DE BAYRAM SABAHI

​"Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede,
Mehâbetli bir sabah oldu Süleymaniye'de.
* Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor birbiri ardınca İlahi yapıya.
Tanrı'nın mabedi her bir yandan doluyor,
Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor.
* Ulu mabetle karıştım vatanın birliğine,
Çok şükür Allah'a, gördüm bu saatlerde yine.
Yaşayanlarla beraber bulunan ervahı,
Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı." (Yahya Kemal)

​Makalemde acizane olarak, rahmetli Prof. Dr. Mehmet Kaplan'ın çeşitli tarihlerde kültür ve dil üzerine yazmış olduğu denemelerden esinlenerek; dil, tarih ve kültür anlayışını kelamlaştırmaya çalışacağım. Gayret bizden, tevfik Yaradan'dandır.

Mehmet Kaplan;Yüksek Öğretmen Okulu ile Edebiyat Fakültesine devam ettiği yıllarda üç hocası onun akademik hayatında yol gösterici olmuştur.Türk Edebiyatının eksiklik ve zenginliğiyle belli bir metodoloji ile tarih içinde edebiyat ile medeniyet arasındaki ilişkiye dikkatini çeken Fuat Köprülü,önünde divan edebiyatının derin anlam ve mana yüklü zengin dünyasının kapılarını aralayan Ali Nihat Tarlan ve Türk dilinin zanginliğini,dil zevki ve şuurunu öğreten Reşit Rahmeti Arat'tır.1939'da,Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne asistan olduğu sırada maarif Vekaleti tarafından tayinle ve profesör unvanıyla aynı bölüme atanan ve diğer hocalarından üstün bulduğu Ahmet Hamdi Tanpınar ise,engin kültürü ve sanatkâr şahsiyetiyle ona gerçek anlamda sanat ve edebiyatın önemini öğretecek;akademik hayatında çok önemli bir rol oynayacak bir hoca ve gerçek bir dost olacaktır.
1942 tarihinde Namık Kemal üzerine hazırladığı teziyle doktorasını tamamlayan Kaplan,ilim basamaklarını hızlı bir şekilde tırmanarak Tevfik Fikret teziyle doçent,şiir tahlilleri adlı çalışmasıyla genç yaşında profesör ünvanı kazanır.

Bir makalesinde; "Mürşidim"dediği Fransız bilimci Alain'den K.Domaniç imzasıyla yaptığı tercümelerle hem yabancı dilini geliştirmiş,hemde düşünerek yazma melekesini kazanmıştır.

Kaplan;70'li yıllarda derslerin boykot edilerek anfilerin boş kalmasını içine sindiremez.Milletin geçmişini,tarihini öğrenmesi için Osmanlıcanın mecburi ders olarak liselerde okutulması gerektiği konusunda bir çok yazı kaleme alır.Bunun üzerine bazı çevreler kıyameti koparmış ve hoca'yı "mürteci"olmakla suçlanmıştır.

Kaplan;Kitapların dünyasını gerçek dünyadan daha güzel,cazibeli,derin ve anlamlı bulur.
Edebiyat Fakültesinde bir çok değerli bilim insanından dersler aldığını belirterek;"O zaman bizlere Arapça ve Farsça dersleride veriliyordu.Büyük Alman âlimi Ritter Farsça ve Fars edebiyetı okutuyordu.Kaşgar'lı lügatini Türk diline kazandıran Kilisli Rifat da Arapçaya geliyordu.Fehmi Baltaş ile Nurullah Ataç'tan Fransızca dersleri okuduk."
Kaplan;Fransız filozofu Alain'in üzerindeki tesirini şu cümlelerle dile getirir:
"Alain,sadece düşünce,irade ve gerçeğe verdiği önemle,beni liseden üniversiteye kadar ruhuma hakim olan sosyal ve psikolojik ezilmişlikten,bedbinlikten ve ümitsizlikten kurtarmıştır.Alain benim için bir fikir hocası olmaktan ziyade, tarikatlarda olduğu gibi benim yolumu aydınlatan,açan bir mürşit olmuştur."
Mehmet Kaplan'a göre halk ve halk kültürü kavramları Ziya Gökalp'ın düşünce sisteminde önemli bir yer tutmaktadır.Esasen Gökalp'ın Türkçülük ideolojisinin temel dayanağını da "halk" ve "halk kültürü" oluşturmaktadır;bu da halk dili,halk edebiyati,halk müziği,halkın el sanatları,halkın inançları ile örf ve adetleri ve halk felsefesinden meydana gelir.Bunu Türkçülüğün Esasları'nda çeşitli bölümlerde açıklayan Gökalp,Osmanlı Devletinin yıkılış sebeplerinin başında da aydın tabaka ile halk arasındaki kopukluk ve yönetici sınıfın halktan ve halk kültüründen uzaklaşmış olmasını gösterir.
Kaplan,Yahya Kemal'in "İsmail Dede'nin Kâinatı" adlı şiirini serbest şekilde yorumlar.İslam medeniyetinde en çok sevilen şeklin,âfâkla,dış âlemle ilişkiyi kesmenin ve gönüle,iç aleme,öze kapanmanın,yani murakebenin,huzur ve sükunun sembolü olarak kubbe ve daire olduğunu belirttikten sonra,Mevlâna'nın temsil ettiği manayı da burada şairin :
"Şems-i Tebriz hevâsıyla semâ üzre Kemâl,
Dahil-i dâire-i bâl ü per-i Monlâyız.

Beytinden de anlaşılacağı üzere Şems;Mevlâna'nın iç dünyasındaki nefsâni prangalarını kırdı.Ruhuna ayak bağı olan o prangaları kırmasıyla,nefsani arzuların ömrünü yitirip,dünyavi câzibelerin ehemmiyetini kaybetmesiyle,Mevlâna'nın gönlünde muazzam ufukların açtığını açıklar.
Mevlâna,Şems'ten önceki,onunla beraberliğindeki ve ondan sonraki hallerini:
" Hamdım,Piştim,Yandım" diye hülasa ederek açıklar.

​Hocamız: "Edebiyat, kültür değerlerini dil ile ifade eden bir sanat ve felsefe olduğu için bu konular beni daima meşgul etmiş, düşünmeye yöneltmiştir. Türk edebiyatını baştan sona kadar bütünlük içinde incelediğim için çalışmalarım esnasında kültür ve dil değişmelerini de yakından görme imkânına sahip oldum. Yazılarımda kültür ve dil üzerinde durarak bunları açıklamaya çalıştım." diyerek sözlerine devam eder.
​"Edebiyat gibi kültür ve dil de bir milletin tarihi ve mazisi ile yakından ilgilidir. Bundan dolayı edebiyatı, kültürü ve dili tarihi perspektif içinde görmeyenler; anlam, mana ve ehemmiyetini kavrayamazlar. Ülkemizde bazı bilim insanlarının dil ve kültür konusunda yanılmalarının başlıca sebebi budur.
​O alimleri yanılgıya sürükleyen ikinci önemli sebep ise kültür ve dili; ilim ve teknikle (teknolojiyle) birbirine karıştırmaları, ayırt edememeleridir. İlim insanları belli sahalarda ihtisas yaptığı için, kendi sahasında ihtisasını tamamlayarak uzmanlaştığından dolayı o sahada bütün bilgilere ve en ileri maharete sahip olabilirler. Ancak dil ve kültür açısından cahil ve boş bulunabilirler. Ülkemizde bugün Batı kültürünü ve dilini bilen, belli sahalarda uzmanlaşmış insanlar vardır. Fakat bunların pek azı Türk milletinin tarihine, edebiyatına, musikisine, mimarisine ve geleneğine karşı ilgi duyuyorlar. Bundan dolayı onların Türk milletinin ruhunu anlamalarına ve onların meselelerini çözmelerine imkân yoktur. Zira sosyal, politik, ekonomik ve kültürel meseleler ancak tarihi perspektif içinde anlaşılabilir ve çözüme kavuşturulabilir.
​Bütün medeni milletler, çocuklarının dillerini kendi kültür eserlerini bizzat okuyarak anlayacak bir seviyeye getirmek için çalıştıkları, deyim ve lügat hazinelerini zenginleştirdikleri halde bizde tam tersi yapılıyor. Kırk iki yıldır üniversitede öğretim üyesiyim. Her yıl okula gelen öğrencilerin kelime ve kavram hazinelerinin gittikçe azaldığını, fakirleştiğini görüyorum. Kendi atalarının dilini bilmedikleri için nesillerimiz, milletimiz için son derece kıymetli eserleri okumaktan mahrum kalıyorlar. Dedesinin mezar taşını okuyamayan bir nesil yetiştiriyoruz. Yetişen nesiller bu yüzden kendi kültür değerlerine karşı yabancılaşıyorlar. Bugün Türkiye'de profesörler arasında bile milli kültür kaynaklarına gidebilenlerin, okuyarak anlayan ve anlamlandırarak çözümleyebilenlerin sayısı parmakla gösterilecek kadar azdır.
​Milli kültürüne bu kadar yabancı kalan aydınların; kendi milletlerinin tarihini, dilini, dinini, edebiyatını, örfünü, adetini ve kültürel değerlerini anlaması, doğru olarak değerlendirmesi ve onlardan faydalanarak milletinin hoşuna gidecek, faydalanacakları yeni eserler ortaya çıkarmaları mümkün müdür?
​Ben bunu mümkün görmüyorum. Benim yıllardan beri dil ve kültür konuları üzerinde ısrarla durmamın sebebi budur.
​Dil ve kültür konusu beni sadece ülkemize has bir mesele olarak değil; beşeri, içtimai ve edebi bir konu olarak da çok yakından ilgilendirmiştir. Zaten kültür ve dil meselelerini genel bir temele oturtmadan özel (milli) olarak da anlayabileceğime inanmış değilim. Yazılarımın bazı bakımlardan genel olarak dil ve kültür üzerinde düşünen ve çalışanları da ilgilendireceğini sanıyorum. Yunus bir şiirinde 'Dil hikmetin yoludur.' diyor. Ben Türkçe üzerinde düşünürken bazı hakikatlere ulaşır gibi olduğumu hissediyorum. Sadece Türkçenin değil, bütün insanlık dillerinin pek çok beşeri hakikati gizlediğine inanıyorum. Milyonlarca insanın binlerce yıl denediği hakikatlerin deposu ve merkezi olan dil bizi aldatmaz. Uydurma ve yapay kelime ile kavramlardan şüphe edebiliriz. Büyük yazar ve düşünürlerden pek azı yeni kelimeler icat etmişlerdir. Şaheserler; asırların tecrübesinden geçmiş, sağlam ve zengin manalı kelimelerle yazılmıştır. Yunus'un, Fuzuli'nin, Baki'nin, Nedim'in, Karacaoğlan'ın eserlerinde bugün derin manalar bulmaktayız. Kökleri ve yapısı sağlam Türkçe kelimelerde binlerce yılın duygu ve düşüncesi bugün de yıldız gibi parlar. Uydurma kelime ve kavramlarda bu aydınlık ve mana genişliği yoktur. Bugün ortalıkta dolaşan uydurma kelimeler, binlerce yıl yaşama gücüne, imla ve ses uyumuna sahip olabilirse ancak o zaman onların arasına katılabilirler.
​Dilin sağlamlığının en kesin delili, edebi eserlerde yaşamasıdır. Yahya Kemal bunu bildiği için eski edip ve şairlerin kullandığı kelimeleri kullanmaktan çekinmemiştir. Sırtını milletinin tarih ve kültürüne dayayan sanatçı, geleceğine güvenebilir. Beni bu denemeleri yazmaya sevk eden de bu inanç olmuştur."

MEHMET KAPLAN'ın; MİLLİYETÇİLİK ANLAYIŞI

Mehmet Kaplanın milliyetçilik anlayışı,tamamen kültüre dayalı bir milliyetçiliktir.Onu,hayatı boyunca bu konuda yazdığı bütün yazılarında Türk kültürünü meydana getiren sanat,edebiyat, mimari ve musiki eserlerine dayalı bir milliyetçilik anlayışını benimsediği ve müdâfaâ ettiği görülür."Türk Kültürünün Kaynakları" adlı yazısında,oldukça geniş bir anlamı olan kültür için:
"Kültür denilince sadece dil ve edebiyat değil, musiki, resim,mimari gibi sanatlarda söz konusudur. Kültüre aile ve hukuk sistemiyle çalışma tarzı, üretim, tüketim,ulaşım şekilleri de giriyor.Bunlar da binlerce yıllık bir gelenek meydana getiriyor ve ilmi araştırma konusu teşkil ediyor.İnsanlık tarafından meydana getirilen maddi mânevi her türlü üretim kültürün içine girer." dedikten sonra,Tanpınar'ın "Bursa'da Zaman" adlı şiirinde geçen:
"Bir zafer müjdesi burda her isim"
Mısraından sonra gelen:

"Gümüşlü bir fecrin zafer aynası
Muradiye sabrın acı meyvesi
Ömrümün timsâli beyaz Nilüfer
Türbeler, camiler, eski bahçeler.

Mısralarında geçen Bursa'daki Gümüşlü, Muradiye ve Nilüfer gibi semtlerle İstanbul'da Sultanahmet, Fatih, Beyazıt ve Süleymaniye Camii gibi abidelerin insan eliyle yapılmış birer kültür varlığı olduğunun üzerinde durur.Kaplan,Yahya Kemal'in "Süleymaniye'de Bayram Sabahı"şiirini okurken,"sadece güzel bir şiir okumakla kalmayıp, o şiirin ihtişamlı aydınlığında tarihi, milleti,dini ve mimariyi'de" görebileceğimizi ifade eder. Ona göre sanat ve edebiyat eserleri,bir milletin kültürel varlığını yansıtan en güzel örnekleridir.
1966'da Nesillerin Ruhu'na yazdığı önsözde milliyetçilik anlayışını şu cümlelerle ifade eder:
"Benim anladığım milliyetçiğin şovenlik,taassup ve gericilikle hiçbir ilgisi yoktur. Kendi milletimi sevmem ve varlığını müdafaa etmem,başka milletleri hakir görmem için bir sebep değildir.Doğru olduğuna inanılan fikirlere bağlanma taassup olmadığı gibi, ilericiliğe gelince, memleketimin en yüksek medeniyet seviyesine ulaşmasını dileyenlerden birisiyim. Beni milliyetçi olduğum ve milli değerlere, kıymetlere inandığım için"gerici" diye suçlayan ve damgalayanlar da çıkmıştır. Bunlar ya milliyetçiliği gericilikle bir tutan koministler,yahut da yazılarımı dikkatle okumayan dalgın veya kötü niyetli kişilerdir.

Kaplan'a göre;Kültür bütünlüğünü sağlıyan, manevi yapıyı teşkil eden unsurlar arasında dil, edebiyat,güzel sanatlarla din,örf ve adetler yer alır:
"Dil , edebiyet, bütün güzel sanatlar, din, örf ve adet bu kültür bütünlüğüne girer.Türkiye Türklerinin kendine has bir lügatı,bir grameri,bir fonetiği,kendine has bir folkloru,halk edebiyatı,yüksek tabaka edebiyatı,kendine has bir mimarisi,tezyin sanatları,musikisi,dini hayatı,örf ve adetleri vardır.Bunların bütünü Türkiye Türklerinin manevi yapısını, kültürünü teşkil eder."
Mehmet Kaplan'a göre"Mevlana'dan, Aşık Paşa'dan,Yunus Emreden,Hacı Bayramı Veli'den, Niyaz-ı Mısri gibi daha yüzlerce dindar, yüksek kültürlü edip şahsiyetlerden mahrum bir Türk milleti tasavvur etmek, bu topraklar üstünde bizim ebedi mühürlerimiz olan camileri ortadan kaldırmaya benzer.Ülkemiz'de yaşanmış olan dini hayatına ve Türk milletinin din duygusuna esaslı bir kuvvet nazarı ile bakar."
"Oguzlar" başlıklı yazısında ise, Türkiye'nin esas bünyesini oluşturan, zaferler kazanan, şerefini müdafa ve muhafaza eden esas unsurun Anadolu'nun Oğuz-Türkmen halkı olduğunu ileri süren Kaplan, Selçuklu zamanında kölelerin, Fatih devrinden itibaren Türk olmayan devşirmelerin;" Anadolu'nun ıstırabını duymayan yabancı unsurların iş başına getirilmesini Osmanlı'nın dağılması ve yıkılmasının başlıca sebeplerinden biri olarak gösterir."

"Coğrafya kaderdir."Tezini ileri süren İbn-i Haldun,coğrafi yapının insan karekteri ve hayatı üzerinde etkisi olduğunu savunur.Kişinin doğduğu yerin iklimi,yeraltı kaynakları,komşuları ve fiziki yapısının;Onun kültürünü,ekonomik durumunu,yaşam tarzını ve siyaset yapısını belirlediğini belirtir.İnsanların hayatlarının çevresel şartlarla şekillendiğini ve sınırlandığını savunur.

İbn-i Haldun'dan etkilenen Kaplan;"Milliyetçilik ve Coğrafya" adını taşıyan yazısında,Celal Saraç,Başgil ve Halide Edip gibi yazarların coğrafyanın milletler üzerindeki tesirlerini gösteren araştırmalarından örnekler vererek, milletlerin hayatında coğrafyanın büyük bir etkisinin rol oynadığını ilmi bir gerçeklik olarak kabul etdiği halde, ideoloji ve siyaset sahasında ise ondan gaflet edilmiş olduğunu söyler. Bu çerçevede Tanzimat'tan, hatta II.Meşrutiyet'ten sonraki yıllarda birer kurtuluş reçetesi kabul edilen İttihad-ı İslamcılık ile Turancılık,milletlerin hayatında coğrafya realitesini görmezlikten geldiği için iflas etmiştir. Aynı şekilde "Dünyayı düz bir satıh, milletleri bu satıh üzerinde istenildiği gibi tanzim edilebilecek bir domino zanneden komünizm de topraktan ayrı bir iktisadi ve içtimai nizam kurulabileceğini vehmeder.(...)Coğrafi şartlar bizim tarihi ve içtimai hayatımızı izah ettikleri gibi arz ettikleri imkanlar ve imkansızlıklarla bugünkü ve yarınki hayatımızıda tayin eder."
"Milliyetçilik ve İlim"adlı yazısında,milliyetçiliğin bir heyacan konusu olmaktan çıkarılıp müsbet ilim haline getirilmesi gerektiğini belirten Hoca, "Türk coğrafyası, Türk tarihi, Türk iktisad'iyatı, Türk Dili, Türk sanatı, Türk ruhu bize ne söylemek istiyor?" dedikten sonra, Türk aydınları tarafından bütün bunların ilmi olarak araştırılması gerektiği üzerinde durur.

Hoca;Ali Fuat Başgil'in şu ilginç fikrini alıntılayarak:
"Bugün Türkiye'de ölmek istemeyenle,bir mazi ile hayata doğmak için çırpınan bir istikbâl mücadele halindedir.Milletlerin selâmeti; bu mücadeleye seyirci kalmakta değil,çarpışan kuvvetleri barıştırmakta ve birleştirmektedir." İlkesini hayata geçirerek milli birliğin sağlanacağını savunur.Toplumsal birliğin milleti güçlü kılacağını,uluslararası arenada sayğınlığının artacağına vurgu yapar.

" Bugün Türkiye'de dinsiz bir zümre ile batıl inançları din zanneden bir kitle karşı karşıya bulunuyor.Son yıllarda aydın din adamı yetiştirilmesine ehemmiyet verilmişsede bunların sayısı azdır."diyerek yazının sonunda çare olarak şunu tavsiye eder:
" Tekrar büyük kaynağa dönmek lazım.Fakat nasıl? (...)ben halkın taassubunun değil,aydınların düşüncesinin bizi tekrar dinin yüksek kaynağına götürebileceğine inanıyorum. İster dinsiz olsunlar, aydınlar milli ruhun keşfi için ana kaynakları dikkatle okumalıdırlar. Yunus Emre'de en dinsiz insanı uyandıracak ilhamlar vardır. Ondan işe başlamalıyız.Ben dikkatle okunursa sadece Yunus'un bizi kurtaracağına inanıyorum."diyerek her milletin öz değerlerine göre gelişeceğini ve ilerleyeceğini savunur.

Sözün Özü;Dilin, kültürün,manevi değerlerin milletleri geleceğe hazırlayacağı bir gerçekliktir.Her millet, eğitim-öğretimini,nesillerini geleceğe hazırlarken mazisi ve tarihini şuurlu bir şekilde tahlil ve analiz ederek dizayn etmelidir.Hak ve hakikatten kopuk,geçmişini idrak ederek,zamınının ruhunu anlayarak anlamlandıramayan milletler yok olarak tarihten silinirler.
Mazisini yeniden yorumlayarak geleceğe projeksiyon tutabilen milletler geleceğe umutla yürüyerek
varlıklarını sürdürebilirler.
Kaos çağında hayatta kalabilmenin yolu yöntemi, çağın ağlarından, bağlarından, bağlamlarından kurtularak zamanın ruhuna uygun şekilde güçlü olduğunu görünür kılabilmektedir.Güçlü olanlar ve güçlü olduğunu görünür kılabilenler,sağlam ittifak kurabilenler hayatlarını sürdürürler.

"Dil milletin kendisidir."
Milli kültürüne göre yaşayan,Türkçe'yi özüne uygun olarak okuyan, yazanlardan olmak... Ne güzel değil mi?
"Türkçe'si bülbül kokan İstanbul."
Nice güzel günlere ve geleceğe...

Ksynakça:
Kaplan, Mehmet,"Kültür ve Dil" Dergah Yayınları, (2010)İstanbul.
Uçman, Abdullah,İdealist Bir Kültür Milliyetçisi;Mehmet Kaplan,TKHV. Yayınları,(2023) İstanbul