İslam âlemi ve Osmanlı, üç asırdan bu yana “Kaht-ı Rical/adam kıtlığı, adam yokluğu” sıkıntısı çekmektedir. Zamanımızda da ülkemizde devlet adamı kıtlığı devam etmektedir. Eğitim yapımız nitelikli insan yetiştirememektedir.
“Yıkmak için uğraşanlar çoğunlukta! Yapmak için çalışanlar ise azınlıkta! Bundan dolayı yapmaya gayret gösterenler, az oldukları için çok çalışarak ülkemizi hainlerin elinden kurtarma ideâlini taşımalıdırlar.”
“Bin işçi, bir başçı” meselince, ülkemizin kurtuluşa ermesi için; Bilge Kağan’lara, Alp-Eren’lere, Fatih’lere, Yavuz’lara, inanmış-adanmış, çağı tanıyan, ağlarından, bağlarından, bağlamlarından kurtulmuş, filozof yapılı, misyonu, vizyonu olan, cesur dava adamlarına ihtiyaç vardır. Lider kurtarır.
İslam dünyasının içine düştüğü kaos ve kargaşa durumundan çıkış yolunu “Diriliş” kavramıyla yorumlayan Sezai Karakoç, eşsiz eseri “İslam’ın Dirilişi” kitabında değişik metaforlarla, anlaşılır bir biçimde izah ederek ümmete yol ve yöntemini göstermiştir.
Diriliş; kelime anlamı olarak “yeniden canlanma”, “hayata dönme”, “uyanış”, “yeniden başlama” manalarına gelmektedir. Dinî, inançsal, fennî veya fiziksel olarak bir duraklama, çöküş ya da ölüm durumundan sonra daha güçlü bir şekilde uyanmayı, yeniden hayata dönmeyi ifade etmektedir.
Dinî manada: Öldükten sonra ruh ve bedenin yeniden hayata döndürülmesi, kıyamet sonrası diriliş (haşr veya neşr) inancı ve tasavvurudur.
Kültürel ve edebî anlamda: Sosyal bir uyanışı, fikrî bir silkinişi, kültürel yönden tekrar öze, öz değerlere dönüşü belirtir.
Sanatsal olarak ise: Bozulma, yozlaşma, ahlâkî ve ruhî dejenerasyondan sonra işin hakikatine dönüşü simgeler.
İtibarsızlaşanların, değer kaybına uğrayanların; diğer bir anlatımla insanların dinin hakikatine uygun yaşamayarak dini kendisine uydurması, kendine göre yorumlamasıyla ortaya çıkan durum; dinin değer kaybına uğraması değil, asıl itibar kaybedenlerin, tenzil-i rütbeye uğrayanların; hak ve hakikatten uzaklaşarak sadece “Müslümanım Elhamdülillah” diyen, hakla bağlarını koparmış insanların olduğu her yönüyle izah edilerek kurtuluş ve diriliş reçeteleri anlaşılır bir şekilde sunulmuştur.
“Düşen insandır; hayatın sesini işiten, iç sesini duyan, duyamayan ya da duymak istemeyen şahıs… Öteki âlemi unutarak dünyevîleşen insan…
Hakikatlerden uzaklaşarak çağın ağları, bağları, bağlamlarından kurtulamayarak kurban gibi başını uzatmış olan; yönetme idealini kaybederek yönetilmeye razı olan, Müslüman kimliğinden uzaklaşarak hedeflerini kaybeden derbeder insanlar… Körü körüne Batı’yı taklit ederek özsüz, sözsüz, şahsiyet ve kimliğini yitirmiş; görünüşte Müslüman, hakikatle bağı olmayan zavallılar insanları aldatıyorlar. Ancak büyük mahkemede yaptıkları riya ve gösterişin hesabını vermede zorlanacakları da malumdur. Nebiyy-i Muhterem Efendimiz:
“Her şahıs yaptıklarından sorumludur, hesabını verecektir.” hatırlatmasında bulunarak insanlığı uyarır. Mevlânâ Hazretleri de “Ya göründüğün gibi ol ya da olduğun gibi görün.” diyerek samimiyeti tavsiye eder.
Hakikate kurban olmak, Allah’ın buyruğu ile kılıca başını tereddütsüzce uzatan İsmail (a.s.) olmaktan geçer. İlâhî iradenin emir ve kaidelerine bihakkın teslim olmak, olabilmek bütün meselenin özüdür, özetidir. Zaten şu bir gerçekliktir ki teslimiyet göstermeden temsil edemezsiniz. Kendi hakikatinize eğilmedikçe, hakikate teslim olmadıkça boynumuz hep taşıyamayacağımız yüklerin altında ezilecektir.
Yaratılış fıtratına dönmedikçe, Tevhid’de birleşmedikçe, Efendimizin deyişiyle “yekvücut” hâline gelerek kardeşlik şuuruyla vücut bulmadıkça âlem-i İslam’da huzur ve sükûn olmaz, olamaz da. Gazze’de olduğu gibi küffar, Müslümanların yaşamasına, yaşam bulmasına hayat hakkı tanımaz.
Hasan-ı Basrî Hazretlerinin Ömer bin Abdülaziz’e (rh.a.) mektubunda:
“Bilmelisin ki tefekkür kişiyi hayra ve hayırlı şeyleri yapmaya yönlendirir. Yapılan kötülükten dolayı duyulan pişmanlık da o kötülükten uzak durmaya götürür...” diyerek bildirdiği ilâhî hükümler zamanımıza da ışık tutmaktadır. Dirilişin, kurtuluşun yolu; nedamet göstererek Yaratana teslim olmaktan geçer. Vahiy etrafında saflaşmadan, bütünleşmeden refaha erilemez. (Hilyetü’l-Evliyâ, c.1)
İSLAM ÂLEMİNİN VARLIĞININ ÖLÇÜSÜ: ÂRİFLER VE ÂLİMLER
“Tarihte her büyük medeniyet, sosyal, kültürel ve bilimsel alanda kendi dünya görüşüne uygun özgün terkipler ortaya koyarak hayatını sürdürmüştür. Yaşamın her alanında kendini belli eden ve medeniyetleri birbirinden farklı kılan bu sosyo-kültürel ve bilimsel faaliyetler, medeniyetler arası etkileşimleri canlandırarak insanlık tarihinin renkliliğini artırmıştır. Bu etkileşimler sonucu ortaya çıkan gerek sözlü gerek yazılı eserler, insanlığın hafızasını temsil etmektedir.
İnsanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir şekilde sözlü ve yazılı kültüre damgasını vurmuş olan İslam medeniyeti, adeta insanlığın hafızasını yazıya geçirme görevini üstlenmiştir.
Okumayı, yazmayı ve öğrenip öğretmeyi her bireyin birincil gayesi olarak gören İslam medeniyeti, kültürel ve bilimsel etkileşime daima açık olmuştur. Bunun tabii bir neticesi olarak hem bilimsel alanda hem de sosyal ve kültürel alanda İslam medeniyeti pek çok özgün sentez yakalamayı, yenilikler üretmeyi başarmıştır.
Bu sentezin doğal bir neticesi olarak ortaya çıkan pek çok devlet, özellikle Selçuklular ve Osmanlılar, İslam medeniyetinin birikimini tevarüs etmiş; yeni fethedilen bölgelere İslam dünya görüşünü yine özgün terkiplerle sunarak götürmüşlerdir. İnsanlığa yeni bir anlayış sunarak sosyal yapıya adaleti, huzuru, sükûnu ve insani değerlere göre yaşamayı öğreterek toplumsal düzeni ve intizamı hakkaniyetle sağlamışlardır.
Sadece bilimsel alanda değil; hayata ve insana dokunan her alanda bu katkı ve uygulamalar gözlemlenmektedir. Mimariden sanata, edebiyattan bilime, felsefeden tıbba pek çok sahada İslam medeniyetinin nadide eserleri ve ürünleri ortaya konmuştur.”
Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde yetişen ve eskilerin deyişiyle “hezarfen/çok yönlü, bilim ve sanatta uzmanlaşmış kişi” olan şahsiyetlerin başında hiç şüphesiz Eyüb Sabri Paşa gelmektedir. Hayatı ve eserleri okunduğu takdirde, interdisipliner sahada onun nasıl bir entelektüel birikime sahip olduğu anlaşılacaktır. Bundan dolayı Paşa’nın devlet adamı, asker, eğitimci, şair ve mutasavvıf cephelerini görmeden onu yalnızca bir tarihçi olarak tarif ve takdim etmek kendisine haksızlık olacaktır kanaatindeyiz.
Kuşkusuz Eyüb Sabri Paşa’nın eserleri arasında en mümtaz mevkii ihraz eden çalışması; beş ciltte toplanan, Mekke, Medine ve Cezîretü’l-Arab tarihine ışık tutan ve bugün neşrine muvaffak olunan “Mir’âtü’l-Haremeyn” kitabıdır.
Eser; ihtiva ettiği kıymetli bilgilerin yanında, müellifinin kendi gözlem ve müşahedeleriyle XIX. asrın ikinci yarısındaki Hicaz’ı bizlere anlatması bakımından da önemlidir. Ayrıca Paşa’nın yer yer paylaştığı görseller, tablolar hâlindeki istatistikî malumat, hac menasiki gibi yazdığı dua ve zikirler, Hicaz’a gidecek olanlara hem zahirî hem manevî hususlarla ilgili yaptığı nasihatler; tefsir, hadis, siyer gibi onlarca kaynağa müracaat ederek verdiği bilgiler, kadim Arap tarihine dair yazdıkları, ilm-i ensâb için söyledikleri, esere derc ettiği vesika, fetva ve mektup suretleri dikkat çekici hususlardan sadece birkaçıdır. Eser okundukça bütün bunlar açıklığıyla görülecektir. (Eyüb Sabri Paşa, Harameyn Tarihi I-II, 2018, TYEK)
ÜMMETİN TARİHÎ GÖREVİ VE SORUMLULUĞU
İran/Şia’nın tarihî dönemlerde tekerrür eden fitnesini anlamlandırmak ve ümmetin içinde hassas zeminde değerlendirebilmek adına şöylece yorumlamak mümkün müdür acaba?
“Bir yeri kontrol edemeyeceğiniz kadar karıştırırsanız, kontrol edenlerin eline düşersiniz...”
Zamanımızda İslam âleminin içinde bulunduğu parçalanmışlığın ana sebebi de bin yıldan beri oryantalizmin oyunlarına alet olan Şia’nın ta kendisidir. Batı, İslam birliğini bozmak için Vahhabilik ve Şia üzerinden çeşitli entrikalar çevirerek bünyeyi zayıflatmış, İslam’ı yok etme hayalleri kurmuştur.
Geçmişte besleyip büyüttükleri Şia’yı günümüzde yok etmeye uğraşıyorlar. Gelecekte sırasıyla Vahhabiliği de Sünniliği de hedef tahtasına oturtarak dönüştürmeyi ve imha etmeyi planlıyorlar. Bu gerçeklikten kimsenin şüphesi olmasın. Emperyalizmin realitesi budur: “Böl, parçala, yut.”
Batı uygarlığının temel fikri de kendi geçmişlerinde olduğu gibi Müslümanlar arasında mezhepsel bölünmeleri körükleyerek ümmetin bünyesini zayıflatmak ve birbirine düşürmektir.
Kurtuluş, Tevhid’de buluşmak, hakta birleşmektir. İki milyar ümmet, altmışa yakın devlet bir araya gelebilse savaşlar da durur. Müslümanlar da huzur bulur.
Ne yazık ki “İslam İş Birliği Teşkilatı” kurulmuş; ancak ne gören ne de duyan var. Adı var, kendisi meydanlarda görünmüyor. Yoksa görünemiyor mu? Bunu da bilen yok...
Sözün özü: Müslümanlar; ümmetin geleceğini kurtarmak, birliğini muhafaza edebilmek için Yaradana, Peygamberlere, ahirete inanan her Müslüman devlete ve millete karşı sorumludur. “İnananlar kardeştirler.” İlâhî emrin icabına göre kardeşlik bilinciyle sıbgatullaha sarılarak Bir’in etrafında birleşmek ve bütünleşmek zorundadırlar.
Aliya İzzetbegoviç, “vasat/merkez ümmet” kavramını şöyle ifade eder:
“Sizler dünyanın kenarında duran kalabalıklar değil, dünyanın merkezinde duran denge unsuru bir milletsiniz.”
Hâtemü’l-Enbiyâ olan Efendimizin ümmeti olarak görevimiz, Âl-i İmrân Suresi 104. ayetinde şöyle bildirilmektedir:
“Sizden insanlığı hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten uzaklaştıran bir cemaat bulunsun.”
İslam âlemi içinde bulunduğu dağınıklık ve parçalanmışlıktan kurtularak İslam’da birleşmeli ve bütünleşmelidir.
Kaos ve kargaşa sona erdikten sonra mezhepsel ayrılıkları gidermek için tedavi yolları aranmalı, tefrikadan kurtulma çareleri bulunmalıdır. “Bir’in birliğinde birleşmek” ümmete hayat sunacaktır. Güç, kuvvet, istiklal ve istikbal birliktedir.
Yaradanın vaadi:
“Ey iman edenler! Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed, 7)
İnanan daima galip gelecektir; kerameti O’ndan bildiğimiz müddetçe... Hakka sarılan hakikate ulaşır...
Ümmetin havuzunda buluşmak, kulluğumuzu kazanmak, hakikat yolcularından olmak şiarıyla...
Allah varsa gam yok...
KAYNAKÇA
1-Karakoç, Sezai. İslam’ın Dirilişi. Diriliş Yayınları.
2-Ebû Nuaym el-İsfahânî. Hilyetü’l-Evliyâ. Cilt 1.
3-Eyüb Sabri Paşa. Harameyn Tarihi (Mir’âtü’l-Haremeyn). TYEK Yayınları, 2018.
4-Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i İmrân Suresi, 104. Ayet.
5-Kur’ân-ı Kerîm, Muhammed Suresi, 7. Ayet.
6-İzzetbegoviç, Aliya. Doğu ve Batı Arasında İslam.