1865 yılında, göçebe aşiretlerin iskânıyla kurulan Osmaniye’de zor yıllar idi. Yüzlerce çadırı, binlerce ineği, davarı ile gelen aşiretlerin kışlağı ova talan edilmiş, Ceyhan Nehri ve her yerden akan çaylar sebebiyle sazlık ve bataklık haline gelmişti.

Ahmet Cevdet Paşa’nın dediği gibi “sazların arasından havalanıp uçan turaç kuşları, seğirtip kaçan ceylan sürüleri, her köşede görülen yaban domuzları ve yılanlar” insanı ürkütmekteydi.

Yüksek otların içinden geçen askerlerin kargılarının ucu dahi görünmemekteydi. Aşiretlerin iskânı için gelen Osmanlı ordusu “Fırka-i Islahiye” ovada “otları yakıp yol açmış olmasaydı” Hemite’ye bile gidilemeyecekti.

“Bu etrafın ahalisi hukukundan emin olsun” diyen Sultan Abdülhamit’in Payas Sancağı’nı 1878’de Gavurdağı’nın en hâkim noktası olan Yarpuz Köyü’ne “Cebel-i Bereket Sancağı” adı ile nakletmesi önemli bir hadiseydi. “Evliya-i kirâmdan” olduğunu söylenen dini şahsiyetlerin mezarlarının mukaddes bilinmesi, “merkad-i mübâreke” ve “makâmât-ı âliye” kabul edilmesi ve ona göre ibadet edilmesi İslami akideye uygun değildi.

Sultan Abdülhamit’in, Osmanlı Sıbyan Mektepleri yerine, “ilim ve maarif” için; Osmaniye Merkez’de Zükür ve İnas Mektebi, Osmaniye /Cevdetiye, Osmaniye/Dervişiye, Osmaniye/Çardak Köylerinde, Bahçe İlçe Merkezinde ve Bahçe/Kızlaç Köyünde, Hassa/Söğüt Köyünde “İptidaî Mektepleri” adıyla erkek ve kız öğrenciler için “Abdülhamit Mektepleri” açtırması önemli idi.

1900 yılına gelindiğinde bile ova imar edilmemişti. 500.000 dönüm arazisi olan Osmaniye ovasının sadece 150.000 dönümü ekili idi.

Sazlık ve bataklıklarda yuvalanan sivrisineklerin yaydığı “gecebaş” denilen sıtma hastalığı halkı perişan etmekteydi.

Halkın sağlık durumunun incelenmesi için Sultan Abdülhamit tarafından 1896 yılında gönderilen Saray Hekimi Şerafettin Mağmumî Efendi diyor ki;

“Hükümet Konağı’na gittim. Karşılamaya çıkan iki Jandarma sapsarı kesilmişlerdi ve sıtma nöbeti içinde titriyorlardı. Sokakta rastladığım üç beş çocuğun hepsi dokuz aylık gebe gibi karınları şişmiş, renkleri de solmuştu. Bu arada ne hekim ne eczane... Bir berber; hem hekimlik, hem aşçılık ediyor ve olay çıkınca da keşif için gönderiliyormuş.”

1910 yılında Osmaniye’ye gelen Tanin gazetesi muhabiri Ahmet Şerif’in dediği gibi Sancak merkezi Osmaniye yol bakımından da çok fakirdi. Bahçe’den Osmaniye’ye gelirken “Tam bir zorlukla adım atan altımdaki hayvan inlemeye başladı. Bazen hayvanın ayağı bir parça kaymakla insanın yuvarlanarak bin parça olması kesin bulunan müthiş uçurumların kenarındaki dar yoldan geçmek gerektikçe heyecan duymamak mümkün olmuyordu. Sık sık rastlanılan develer ölçülü adımlarla kadere razı olmuş bir şekilde yürüyorlar.”

“Gidemediğin yer senin değildir” diyen Sultan II. Abdülhamit zamanında Bağdat demiryolu hattının Osmaniye’den geçmesi “buraların imarında ve medenîleşmesinde, halkın cahillikten kurtularak refah ve servet kazanmasında en kuvvetli bir etken” olacak idi.

Sultan Abdülaziz zamanında başlayan ve İzmit’e kadar ulaşan Bağdat demiryolu işi Osmanlı Devleti’nin en büyük altyapı projesi idi.

Bağdat demiryolu projesi için Alman İmparatoru II. Wilhelm 1889’da üç kez İstanbul’a geldi ve Sultan II. Abdülhamit’i ziyaret etti. İmparatorun Almanya’da yaptırıp Sultan II. Abdülhamit’e hediye ettiği Alman Çeşmesi Sultanahmet Meydanı’nı süsledi.

Osmanlı Genel Kurmay Başkanlığı, Nafia Bakanlığına (Bayındırlık Bakanlığına) gönderdiği 10 Temmuz 1897 tarihli yazı ile “Mersin-Adana’dan gelen Bağdat demiryolu hattının Osmaniye’den geçmesinin askerî ve ekonomik yönden önemi” belirtildi.

Osmaniye’nin kaderini etkileyen bu istek kabul edildi.

Bağdat Demiryolu işi Sultan Abdülhamit devrinde 1903'te 99 seneliğine Alman sermayeli Osmanlı İmparatorluk Bağdat Demiryolu (Chemins du Fer Impérial Ottomans de Bagdad/CIOB) Şirketi'ne verildi.

“Alman sermayesinin hâkim olduğu ve % 30 oranında Fransız sermayesinin bulunduğu şirket diğer sermayedarlara da açık tutuldu. 99 yıl süreli olan imtiyaz anlaşması, ilk otuz yıl dolduğunda devlete şirketin satın alınması hakkını vermekteydi. Yapımı I. Dünya Savaşı sırasında da devam eden ve ancak Ekim 1918’de kesintisiz bir şekilde Bağdat’ı İstanbul’a bağlayan bu demiryolu, yeni Türkiye Cumhuriyeti tarafından 10 Ocak 1928’de satın alınarak devletleştirildi.”

Yol bakımından fakir Osmaniye’den Bağdat demiryolunun geçmesi “buraların imarında ve medenîleşmesinde, halkın cahillikten kurtularak refah ve servet kazanmasında en kuvvetli bir etken” olacak idi.

Sultan Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden sonra Anadolu halkının durumunu öğrenmek için görevlendirilen Tanin Gazetesi Muhabiri Ahmet Şerif 1910 yılında Osmaniye’ye geldi.

Ahmet Şerif diyordu ki;

“Arazi geniş ve verimli olup ziraata, ormancılığa, bahçeciliğe, çiftlikler kurmaya her yönden elverişlidir. Her tarafta çaylar, dereler akar. Bugün bunlardan faydalanılmadığı gibi bazı yerlerde bataklıklar meydana getirerek hem araziyi tahrip etmekteler, hem de havayı bozmaktalar. Halk genellikle çiftçi oldukları ve her şeylerini topraktan bekledikleri halde bu verimli araziden elde ettikleri fayda hiç derecesindedir. Hatta bazı köylüler açlıktan şikâyet etmektedirler.

Onlar ziraatta iyi bir usul takip edemedikleri gibi etkisi altında bulundukları görenek ve alışkanlıklar kendilerini tembel, son derecede de kanaatkâr yapmaktadır. Sonra hayvan hırsızları, ardı arası kesilmeyen arazi ve hudut anlaşmazlıkları da çalışmalarına engel olmaktadır.”

Osmanlı Devleti’nin bunalımlı yılları idi. 1909’da İstanbul’da “31 Mart vakası” diye anılan Ermeni isyanından bir gün sonra “Adana iğtişaşı” diye çıkan Ermeni isyanı 13 gün devam etmiş, pek çok Türk şehit edilmişti.

Osmanlı Devleti’nin elinden çıkan Kafkaslardan ve Balkanlardan Anadolu’ya göç edip gelen muhacirlerin çoğu öncelikle tren yolunun geçtiği illere iskân edilmişti.

Osmaniye’ye gelen Balkan muhacirleri; Sazlık, Yeniköy, Değirmenocağı (Tecirli), Nohuttepe (Damlalı), Orhaniye Köyü, Birkent (Hürüuşağı), Irmaklı (Yılkı), Yalnızdut, Karamezar Köylerine iskân edilmişti.

Kafkas Muhacirleri; Osmaniye’de ve Toprakkale’deki Dağıstan Mahallelerine, Selimiye, Reşadiye, Küllü Köylerine yerleştirilmişti.

Trenler, askerî amaçlarla kullanılmanın yanı sıra, Anadolu hububatını ve ticari malları başta İstanbul olmak üzere başka şehirlere taşımakta idi.

Ahmet Şerif diyor ki;

“Bağdat demiryolu hattının Osmaniye'den itibaren Sancağa girerek baştanbaşa geçtikten sonra Halep Vilâyetine girmesinin bu bölgenin ilerlemesi, geleceği üzerinde pek büyük ve önemli etkisi vardır. Bu sayede tabiî dışarısıyla ilişkiler kurulacağı gibi arazi değer kazanacak ve halkın zihni açılarak kendilerince teşebbüs fikri uyanacaktır. Bunun için demiryolu hattı buraların imarında ve medenîleşmesinde halkın cahillikten kurtularak refah ve servet kazanmasında en kuvvetli bir etkendir.

Arazinin genişliği ve kabiliyetine göre sancağın nüfusu pek önemsizdir. Üç kazanın yirmişer, otuzar evi geçmeyen köyleri yüz elliyi geçmez. Bunun için muhacir yerleştirilmesi için burası pek uygun bir yerdir. Tapu yerleştirme işi düşünülerek, düzenli bir kurala göre yapılacağından bundan hem muhacirler ve yerli halk hem de hükümet faydalanmış olacaktır. Bir de muhacirler daha uyanık ve çalışkan adamlar olduğundan bazı konularda yerlilere öğretmenlik edecekler, onlara örnek olacaklardır. Herhalde Cebel-i Bereket Sancağı daha binlerce nüfusu besleyebilir.”

Bağdat Demiryolunun hizmete girmesi, Balkanlardan ve Kafkaslardan göç edip gelen muhacirlerin de bilgisi ve tecrübesi ile Osmaniye değişti, gelişti.