Önce Urfa Siverek, ardından Kahramanmaraş… Aynı ülkenin iki farklı şehrinde, aynı acının yankısı:
Önce Urfa Siverek, ardından Kahramanmaraş… Aynı ülkenin iki farklı şehrinde, aynı acının yankısı: Okullarda kan. Öğrenciler ve öğretmenler… Hayatın en güvenli olması gereken alanında, eğitimin kalbinde öldürüldüler. Bu olaylara “münferit” demek, yalnızca vicdani bir kaçış değil, aynı zamanda büyük bir zihinsel tembelliktir. Çünkü bu kan, tekil bir öfkenin değil; uzun süredir biriken, sistematik bir çürümenin sonucudur.
Bugün karşı karşıya olduğumuz şey, bireysel sapmalar değil; toplumsal değerlerin aşındırılmasıdır. Ahlâk, artık bireyin iç pusulası olmaktan çıkmış; dışsal, şekilci ve çoğu zaman da araçsallaştırılmış bir kavrama dönüşmüştür. Eğitimin asli görevi olan “insan yetiştirme” ideali, yerini “sınav kazandırma” refleksine bırakmıştır. Ve bu dönüşüm, yalnızca akademik bir gerilemeyi değil; karakter inşasının çöküşünü de beraberinde getirmiştir.
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında eğitim, bir milletin yeniden doğuşunun temel taşı olarak görülüyordu. O dönemde eğitim politikaları, yalnızca bilgi aktarmayı değil; aynı zamanda aklı, vicdanı ve sorumluluğu birlikte geliştirmeyi hedefliyordu. Köy Enstitüleri bunun en somut örneğiydi. Öğrenci, yalnızca kitapla değil; toprakla, emekle, sanatla ve üretimle yetişiyordu. Yani hayatın kendisi müfredattı. Bugün ise eğitim, hayatın dışına itilmiş; soyut, kopuk ve çoğu zaman anlamsız bir bilgi yığınına indirgenmiştir.
Bu kopuş, yalnızca pedagojik bir hata değildir. Bu, bir medeniyet tercihi meselesidir.
Filozofların yüzyıllar önce uyardığı bir eşikteyiz. Nietzsche, “Tanrı öldü” dediğinde aslında değerlerin referanssızlaşmasını anlatıyordu. Değerlerin çöktüğü yerde insan, kendi karanlığıyla baş başa kalır. Hannah Arendt, kötülüğün sıradanlığından söz ederken; insanların düşünmeyi bıraktığı noktada, en büyük felaketlerin bile olağanlaşabileceğini vurguluyordu. Bugün okullarda yaşanan bu vahşet, işte tam da bu sıradanlaşmanın ürünüdür.
Çünkü düşünmeyen birey, hissetmez. Hissetmeyen birey ise sınır tanımaz.
Eğitim sistemimiz, uzun süredir eleştirel düşünceyi törpüleyen, sorgulamayı tehdit olarak gören, itaati ödüllendiren bir yapıya evrilmiştir. Oysa ahlâk, ezberlenerek öğrenilmez. Ahlâk, sorgulama ve içselleştirme sürecinin sonucudur. Bu süreç ortadan kalktığında, geriye yalnızca boş bir kabuk kalır. Ve o kabuk, en küçük bir travmada çatlar.
Bugün çocuklarımıza ne öğretiyoruz? Başarıyı mı, yoksa yarışmayı mı? Değeri mi, yoksa kazancı mı? Empatiyi mi, yoksa üstünlüğü mü?
Bir toplumun geleceği, sınıflarında yazılır. Eğer o sınıflarda yalnızca test çözülüyorsa; o toplum, kendi sonunu da çözüyordur. Çünkü insan, yalnızca bilgiyle değil; değerle ayakta kalır. Ve değer, sistematik olarak aşındırıldığında; ortaya çıkan şey yalnızca bireysel suçlar değil, kolektif bir çöküştür.
Bu yüzden bugün yaşananları “talihsiz olaylar” olarak görmek, gerçeği inkâr etmektir. Bu, bir uyarıdır. Hem de çok sert bir uyarı.
Eğitim sistemimizi yeniden düşünmek zorundayız. Sadece müfredatı değil; niyeti, yöntemi ve hedefiyle birlikte. Bilimden uzaklaşan, aklı ikinci plana atan, eleştiriyi bastıran bir eğitim anlayışı; ahlâkı da beraberinde çökertir. Çünkü bilim, yalnızca bilgi üretmez; aynı zamanda düşünme disiplini kazandırır. Ve düşünme disiplini, insanı insan yapan en temel unsurdur.
Bugün okullarda dökülen kan, aslında yıllardır görmezden gelinen bir gerçeğin görünür hâle gelmesidir. Bu, bir sonuçtur. Ve her sonuç gibi, bir nedenin ürünüdür.
Sorun şu: Bu nedenlerle yüzleşecek cesaretimiz var mı?
Yoksa biz de, bu çöküşün sessiz ortakları mı olacağız?