İnsan bazen kendine geç kalmış gibi hisseder. Sanki hayat bir yerden başlamış, herkes çoktan yol almış da o hâlâ nereden başlayacağını düşünüyormuş gibi…

Bu duygu tanıdıktır. Sessizce gelir, kimseye söylenmez ama içten içe yer kaplar.
Oysa kimse aynı yerden başlamaz. Aynı hızda ilerlemez. Ve en önemlisi, kimsenin yolu diğerine benzemez. Dışarıdan bakınca düz bir çizgi gibi görünen hayatlar bile, içeriden bakıldığında kırıklarla, sapmalarla, duraksamalarla doludur.
Belki de sorun geç kalmak değildir. Sorun, kendini başkalarının zamanına göre ölçmektir. Çünkü hayat, bir yarış gibi anlatılsa da aslında öyle işlemez. Kimse bitiş çizgisine aynı anda ulaşmaz. Hatta çoğu zaman ortada net bir bitiş çizgisi bile yoktur. Sadece ilerlediğin, durduğun, bazen geri döndüğün bir yol vardır.
İnsan en çok da bu geri dönüşlerden korkar. Sanki her şey ileri gitmek zorundaymış gibi… Oysa bazı geri adımlar, aslında yanlış bir yönü terk etmektir. Yani kayıp değil, fark ediştir.
Zamanla şunu anlıyorsun: Aceleyle kurulan şeyler, genelde derin olmaz. Hızla alınan kararlar, çoğu zaman yüzeyde kalır. Ama yavaş yavaş oluşan şeyler… Onlar kök salar.
Belki de bu yüzden, geç kalmışlık hissi bazen bir yanılgıdır. Çünkü sen aslında gecikmiyorsundur, sadece kendi ritminde ilerliyorsundur. Ve bu ritim, dışarıdan ölçülemez. Hayatın en garip tarafı da burada başlar zaten. Herkesin aynı şeyi yaptığı bir dünyada, kendi yolunu bulmak cesaret ister. Çünkü o yol çoğu zaman kalabalık değildir. Hatta bazen fazlasıyla sessizdir.

Ama belki de doğru olan budur.

Çünkü insan, en çok kendi yolunda yürürken kendisi olur.