Miladî Tarih: 16 Nisan 2026 Hicrî Tarih: 1 Muharrem 1448
«"Ne yücelikti... Müşrikler, kendisini öldürmek için evinin etrafını çevirmişken; o, suikastçılara ait emanetleri sahiplerine iade etmek üzere adam görevlendirmekteydi. Düşünmek gerekir... Evet, bunu ancak Allah'ın Elçisi, Muhammedü'l-Emin olan Âlemlerin Efendisi yapabilirdi."»
Cemil Meriç rahmetli, haklı olarak ironi yapar ve Müslüman Türk kimdir?sorusunu sorarak cevabınıda kendisi sıralar.
"_İsvicre Medeni Kanununa göre evlenen,
İtalyan Ceza Yasasına göre cezalandırılan,
Alman Ceza Muhakemesine göre yargılanan,
Fransız İdare Hukukuna göre yönetilen, Müslüman olarak ölmeye çalışan kimsedir."
Zamanınızda ise müslümanca ölmeyi de elimizden alarak yoğun bakım ünitelerinde can çektirerek ölüp gidiyoruz.Dua,Yasın,Selavat tarih oldu...
Takvim'inden tutunda ölçüsüne,tartısına, alfabesine,gelenek ve yaşantısına kadar;kılık kıyafet,yeme içme,evi erkani ile bütün batının peşinde ölüme doğru hızla yol alıyoruz.
Ne doğru değilmi?(!)
Hicret Gecesine Doğru
Son zamanlarda Mekke'de müşrikler, Müslümanlara karşı son derece acımasız davranıyorlardı. İnsanların inançlarını özgürce yaşayabilmeleri ancak başka bir yerde mümkün görünmekteydi.
İlk hicret, Hazret-i Muhammed'in (sallallahu aleyhi ve sellem) emriyle Habeşistan'a gerçekleşmiştir. Bu hicret, Hazret-i Peygamber henüz davetinin ilk yıllarında iken İslâm'ın Afrika ile temas kurmasını sağlamıştır.
Fitne ocağında karar verdiler: Hazret-i Muhammed'i öldüreceklerdi...
Bu sırada o mübarek, Mekke'de yalnız sayılabilirdi. Zira Müslümanların çoğu çeşitli zamanlarda Medine'ye hicret etmişlerdi. Müşriklerin gözüne bu iş kolay görünmüştü. Allah Teâlâ onların bu toplantı ve kararlarını, O mübareğe şöyle bildirdi:
«"Hani inkâr edenler seni tutup bağlamak, öldürmek veya yurdundan çıkarmak için tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kurarken Allah da onların tuzaklarını boşa çıkarıyordu. Allah, tuzakları boşa çıkaranların en hayırlısıdır." (Enfâl, 30)»
İlâhî Tedbir ve Kutlu Yolculuğun Başlangıcı
Müşrikler suikast hazırlıklarını sürdüredursunlar, Cebrâil Aleyhisselâm Hazret-i Peygamber'e:
«"Her zaman yattığın yatağında bu gece yatma."»
ikazını iletmekteydi.
Hazret-i Peygamber ile birlikte Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ali henüz Mekke'deydi. Hazret-i Ebû Bekir, daha önce hicret etmek için izin istemesine rağmen Hazret-i Peygamber ona izin vermemişti.
«"Umulur ki Allah sana bir arkadaş nasip eder."»buyurmuştu.
Öğle vakti, âdet olduğu üzere herkes istirahate çekilmişti. Resûlullah, birlikte hicret etmeyi arzu ettiği Hazret-i Ebû Bekir'e gitti. Ebû Bekir'in o anda yanında bulunan kızlarının dışarı çıkmasını istedi.
Allah'ın kendisine Medine'ye hicret için izin verdiğini müjdeledi. İstirahat vaktinde gelişi ve odadakilerin dışarı çıkarılmasını istemesi, Nebevî bir tedbirdi.
Hazret-i Ebû Bekir heyecanla sordu:
«"Beraber miyiz?"»
Hazret-i Peygamber:
«"Evet, beraberiz."»
buyurdu.
Bu cevap üzerine Hazret-i Ebû Bekir'in sevinç gözyaşları döktüğü görüldü.
Aslında Hazret-i Ebû Bekir, izin isteğine "Bekle." denildiğinde durumu tahmin etmişti. Bu nedenle o günden beri iki hecin devesini bu yolculuk için hazırlamıştı.
Hicret Duası ve Niyazı
Ötelerin ötesi bir anlam taşıyan şu ayetle Hazret-i Peygamber'e hicret izni verilmişti:
«"De ki: Rabbim! Gireceğim yere doğrulukla girmemi sağla; çıkacağım yerden de doğrulukla çıkmamı nasip et. Katından bana yardımcı bir kuvvet ver." (İsrâ, 80)»
Evine dönen Resûlullah, yanında bulunan Hazret-i Ali'ye:
«"Yatağımda yat, şu hırkamı da üzerine ört. Korkma! Sana hoşlanmayacağın hiçbir şey isabet etmeyecektir."»
buyurdu.
Hazret-i Ali, hiç tereddüt etmeden bunu kabul etti ve yatağa yattı.
Emanete Sadakat
Mekkeli müşrikler, dinine inanmamakla birlikte Hazret-i Peygamber'in doğruluğuna güvenmekteydiler. Bazı kıymetli eşyalarını ona emanet ediyorlardı.
İşte bu emanetlerin bir kısmı hâlâ Hazret-i Peygamber'in yanındaydı. Bunları Hazret-i Ali'ye teslim etti ve:
«"Emanetleri sahiplerine verinceye kadar Mekke'de kal."»
diye emretti.
Gece yarısından sonra Resûlullah:
«"Biz onların önlerine bir set, arkalarına da bir set çektik; böylece onları kuşattık. Artık onlar göremezler." (Yâsîn, 9)»
ayetini okuyarak aralarından geçti ve yola çıktı.
Hicretin Felsefî ve Manevî Boyutu
Hicretin felsefî ve manevî boyutunu ise şöyle izah etmeye çalışacağım. Gayret bizden, tevfik O'ndandır.
Çağımızın en büyük yanılgılarından biri, hicreti bir yol hikâyesine, bir coğrafya değişikliğine; tarih kitaplarının sararmış sayfalarında kalmış bir hatıraya indirgemesidir.
Oysa hicret, yeryüzünde insan kalabilmenin ve hür yaşayabilmenin bedelidir.
Hicret; rahatını terk edip hakikate talip olmanın, Hakk'a kulaç açmanın adıdır.
Bir insanın, bir toplumun ve bir medeniyetin; zulümle uzlaşmayı reddederek ayağa kalkmasıdır. Filistinli iman ve dava erlerinin yaptığı gibi… Küfre başkaldırmanın; vatanını, milletini, dinini, diyanetini, namusunu, iffetini ve canı pahasına mukaddesatını korumanın adıdır hicret.
Çünkü insan yalnız ekmekle değil; inançla, adaletle, haysiyetiyle ve onuruyla yaşayabilir.
Çağın Putları ve Esaretin Yeni Biçimleri
Yeryüzünün bütün Firavunları aynı yanılgıya düşmüşlerdir. Saraylarını ebedî, saltanatlarını sarsılmaz, zulümlerini yenilmez sanmışlar; sınırsız ve ebedî bir güce sahip olduklarına inanarak milletlerine yapmadıklarını bırakmamışlardır.
Putlar değişmiştir; fakat putperestlik değişmemiştir.
Bir zamanlar taştan ve tahtadan yapılan putlar, bugün servet, makam, ideoloji, şöhret ve konfor kılığında insanın karşısına dikilmekte; yeryüzünü cehenneme çevirerek yaşanmaz hâle getirmektedir.
Ve insan, çoğu zaman kendisini köleleştiren zincirleri özgürlük zannetmektedir.
Platon'un Mağarasından Öğrenilmiş Çaresizliğe
Platon'un mağara metaforunda olduğu gibi...
Esaretten kurtulmuş, aklı dumura uğramamış bilge; insanların hürriyetlerinden mahrum bırakılarak zincirler altında yaşadıklarını söylemesine rağmen, ona;
«"Sen aklını kaçırmışsın."»
diyerek inanmazlar ve özgürlüğe kavuşmak için harekete geçmezler.
Tutuklu oldukları mağarada yaşamaya devam ederler.
Esaret altında yaşamaya alışma hâli, felsefe ve psikoloji literatüründe "öğrenilmiş çaresizlik" olarak tanımlanmaktadır. Bu durum, çoğu zaman kadercilikle ve yanlış biçimde kadere razı olma anlayışıyla da izah edilmektedir.
Önce Ruhsal Kurtuluş
İşte hicret tam da burada başlar.
Düşünce ve tahayyül, hicretin anahtarıdır.
İnsanın kurtuluşa kanat açabilmesi için önce kendi içindeki putları kırması gerekir. Ruh ve beden olarak istiklâline inanması gerekir. Korkularından hicret etmesi gerekir.
Nefsinin esaretinden ve saltanatından kurtularak ruhunun ve vicdanının hâkimiyetine girmesi gerekir.
Hicret; menfaatten fazilete, zulümden adalete, gösterişten samimiyete ve muhabbete doğru yürüyüştür.
Çünkü Medine'ye varmadan önce aşılması gereken asıl çöl, insanın kendi içindeki çöldür.
Kendi gönül çoraklığından kurtulmadan vahalara erişme arzusu, kuru bir hayalden başka bir şey değildir.
«"Önce ruhsal kurtuluş!"»
İslâm Âlemi ve Öğrenilmiş Çaresizlik
Tam da bu noktada İslâm âlemi, "öğrenilmiş çaresizlik" içerisinde kıvranmaktadır.
Her şey bütün açıklığıyla ortada görünmesine rağmen, Müslümanlar; adeta "celladına âşık" olmuşçasına, kapitalist Batı'nın izinden ayrılmak için en küçük bir gayret ve çaba göstermeden acziyet içerisinde sürüklenmektedirler.
Zamanımızdaki bu vahim durumu, yıllar önce Rahmân'a kavuşan "Sultânü'ş-Şuarâ" Necip Fazıl Kısakürek şu mısralarla vecizeleştirerek dile getirmiştir:
«"Allah'ın on pulunu bekleye dursun on kul,
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.
Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;
Yaşasın kefenimin kefili karaborsa."»
Küresel Adaletsizlik ve İnsanlığın İmtihanı
Âlemdeki gerçek durum ise her geçen gün daha da ağırlaşarak devam etmektedir.
Küresel gelir ve servet dağılımı, dünya çapında derin bir dengesizliğe işaret etmektedir.
Dünyadaki nüfusun %10'luk kesimi, küresel gelirin%55'den fazlasına sahip olurken; nüfusun %50'lil kısmı küresel gelirden yalnızca %8'lik bir pay alarak hayatta kalmaya çalışmaktadırlar.
Kürsel nüfusun %20'lik en alt kesiminin aldığı pay ise sadece %2'lik bir paydır.
Gerisini siz hayal ediniz.
Gelir adaletsizliği bu şekilde devam ederse, insanların büyük bir kısmı açlıktan hayatını kaybederken; sömüren mutlu azınlık ise sahip olduğu serveti koyacak yer bulamayacaktır.
Modern İnsan ve Konforlu Esaret
Bugün modern insan, tarihin belki de en konforlu esaretini yaşamaktadır.
Her şeye sahip olduğu hâlde huzursuzdur.
Kalabalıklar içinde yalnızdır.
Bilgi çağında irfansız ve hikmetsizdir.
İletişim çağında sevgisizdir.
Mutluluklar hicret etmiş; yeryüzü mutsuzlukların işgaline uğramıştır.
Evler büyümüş, gönüller küçülmüştür.
Eşyalar çoğalmış, anlamlar kaybolmuş, huzurlar eksilmiştir.Bir sonraki bölümde; İslâm Birliği çağrısı, hicretin ahlâkî ve toplumsal boyutu, hakikat erleri, Türk tarihine dair değerlendirmeler ve güçlü final kısmı aynı titizlikle düzenlenecektir.
Bugünün Çağrısı: Hicreti Yaşamak
İşte bunun için hicret, yalnızca geçmişin değil; bugünün de en acil çağrılarındandır.
Bilhassa İslâm âlemi, öncelikle gönüllerine ve özlerine dönerek hakikate ulaşma yolculuğuna revan olmalı; "İslâm Birliği"ni aciliyetle faal hâle getirerek kurtuluşa ermek için gönül birliği içerisinde çalışmalıdır.
Çünkü hicret; haksızlığı, adaletsizliği ve eşitsizliği reddetmektir.
Müslümanları kardeş kabul eden yüce dinimiz; dindaş olmayanlarla da barış içerisinde yaşamayı tavsiye ederek, dünyanın huzurlu bir şekilde yaşanabilmesi için imar ve inşa edilmesini zaruri görmektedir.
"Dünyada mekân, ahirette iman" ideali; yalnızca bir temenni değil, insanlığa sunulan medeniyet tasavvurunun da özüdür.
Hakikatin Safında Durabilmek
Hicret, yalana teslim olmamaktır.
Hicret, zulmü normalleştirmemektir.
Hicret; kalabalıkların alkışladığı yanlışlara karşı, tek başına da olsa doğrunun safında yer alarak hakikatte ısrar etmektir.
Bedeli ne olursa olsun hakkın yanında durabilmektir.
Hazret-i İbrahim'in ateşini söndürmek için gagasında su taşıyan karınca misali; sonucun büyüklüğüne değil, niyetin samimiyetine ve gayretin ihlasına talip olmaktır.
Tarihi Omuzlayan Hakikat Erleri
Biliyoruz ki tarih; saraylarda keyif sürenlerin değil, hakikat uğruna yollara düşenlerin omuzlarında yükselmiştir.
İnsanlık tarihinde inanmış, adanmış, fedakâr; dünyevîleşmenin girdabına kapılmamış, çağın ağlarından, bağlarından ve bağlamlarından kurtulmuş hakikat erleri; öncü, yol açıcı ve istikamet belirleyici şahsiyetler olarak milletlerine rehberlik etmişlerdir.
Sayıları az olsa da, taşıdıkları ruh ve temsil ettikleri dava sayesinde toplumlarını şahlandırmış, çağların akışını değiştirmişlerdir.
Bin yıllık dünya tarihinden Türk tarihini çıkaracak olursanız, geriye büyük ölçüde bir dedikodu yığını kalır. Daha doğrusu, tarih diyebileceğimiz ihtişamlı bir manzaranın önemli bir kısmı eksilmiş olur.
Şanlı milletimiz; yeniden yolunu, yöntemini ve tarihî hafızasını keşfederek uyanacak, hak ettiği medeniyet seviyesine ulaşacaktır.
Bir Mağaradan Yükselen Umut
Bir mağaranın karanlığından doğan umut, imparatorlukların karanlığını yırtmış; insanlığa huzur ve saadet bahşederek gönüllere yerleşmiştir.
Derenin susuz kalmayacağı gibi, bu aziz millet de lidersiz kalmayacaktır.
Gelecekte dünya insanlığına rehber olacak; hakikat yolunu açacak, insanlığın acılarını üzerine çekerek paratoner vazifesi görecek öncü şahsiyetler yine bu topraklardan çıkacaktır.
Sayının Değil, Sadakatin Zaferi
Bir avuç inanmış yürek; çağların istikametini değiştirebilir.
Onlar, nicel çoğunluğun değil; nitelikli duruşun belirleyici olduğunu göstermişlerdir.
Zaferin; sayının değil, sadakatin ve samimiyetin eseri olduğunu insanlığa yeniden hatırlatmışlardır.
Bugün de öyle olacaktır.
Resûlullah'ın Hicret Stratejisinden Ders Almak
Bugün bize düşen; hicreti alkışlamak değil, yaşamaktır.
Resûlullah'ın hicret stratejisinden ilham alarak; kutlu mazimizden beslenmeli, istikrarımızı korumalı ve istikbalimize güvenle yürümeliyiz.
Dilimizin hicreti, yalandan doğruluğa olmalıdır.
Kalbimizin hicreti, kibirden merhamete...
ve Aklımızın hicreti, taklitten tefekküre...
Hayatımızın hicreti ise konforun uyuşturucu sessizliğinden; sorumluluğun diriltici iklimine doğru olmalıdır.
Zira insan, hakikati uğruna terk edebildiği ve vazgeçebildiği şeyler kadar hürdür.
Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış insanın özgürlüğü ile hakikat uğruna her şeyini feda edebilen insanın özgürlüğü arasında derin bir akrabalık vardır.
Gerçek hürriyet, insanın neye sahip olduğuyla değil; neyin kendisine sahip olmasına izin vermediğiyle ölçülür.
Daima Bir Medine Vardır
Ve bilmeliyiz ki; yeryüzü bütün kapılarını kapatsa bile Allah'ın rahmetiyle daima yeni bir Medine olacaktır ve olmaya devam edecektir.
Çünkü:
«Mekke (Zaman) + Medine (Zemin) = İslâm Medeniyeti»
Kıyamete kadar İslâm ve İslâm medeniyeti yaşamaya devam edecektir.
Bu, Allah'ın vaadidir.
Yeter ki insan, yola çıkacak cesareti kendisinde bulabilsin.
Çünkü hicret, kaçmak değildir.
Hicret; insan kalabilmenin özü, imanı kaybetmemenin direnişidir.
Karanlığı yaran bir diriliş yürüyüşüdür.
Son Söz: Her Çağın Muhacirleri
Ve her çağın Medine'ye ihtiyacı olduğu gibi, her çağın da yola çıkmayı göze alan muhacirlere, Alp Erenlere ve hakikat savunucularına ihtiyacı vardır.
Sefer Hakk'a doğruysa, yorgunluk ibadettir.
Sefere çıkanların koruyucusu O'dur.
Çile, hakikat uğrunaysa rahmettir; mağfirettir.
Ve yol Allah'a çıkıyorsa, hiçbir gurbet gurbet değildir.
Varış O'nadır.
Kurtuluş O'ndadır.
Yeter ki O'na doğru sefere çık; gereğini yerine getir.
Sonuç olarak hicret; bir şehirden diğerine gitmekten ibaret değildir. Hicret, insanın korkularını, putlarını, zilletini ve teslimiyetini geride bırakarak hakikate doğru yürüyüşüdür. Bugün bize düşen, Medine'yi aramak değil; Medine'yi hak edecek bir yüreğe sahip olmaktır. Çünkü tarih, konforuna sığınanları değil; hakikat uğruna yola çıkanları hatırlar. Ve unutulmamalıdır ki; hicret bitmemiştir. Zulüm var oldukça, hakikat yolcuları da olacaktır.
Hicret'e yönelerek,hakıkati savunanlardan olmak dua ve niyazlarımla...
Allah herşeye kâfidir...