Türk siyasetinde yıllardır değişmeyen bir alışkanlık var. Ne zaman bir siyasi kriz yaşansa, çözüm diye yine aynı isimler, aynı kadrolar, aynı siyasi refleksler önümüze sürülüyor. Değişen sadece tabela oluyor; anlayış, yöntem ve siyaset dili ise yerinde sayıyor.

Son günlerde CHP'de yaşanan tartışmaların ardından Kemal Kılıçdaroğlu'nun olası bir butlan kararıyla yeniden genel başkan olabileceği, buna karşılık Özgür Özel'in yeni bir parti kuracağı ve çok sayıda milletvekilinin bu oluşuma katılacağı yönündeki iddialar siyaset kulislerinin en sıcak başlıklarından biri haline geldi. Bu senaryolar henüz kesinleşmiş değil. Ancak dikkat çekici olan, daha gerçekleşmeden bu ihtimalin bazı çevreler tarafından adeta kaçınılmaz bir kurtuluş reçetesi gibi pazarlanmasıdır.

Daha da düşündürücü olan ise kendisini gazeteci olarak tanımlayan bazı isimlerin, sorgulayan değil yönlendiren, haber veren değil algı oluşturan bir pozisyona yerleşmiş görünmesidir. Gazeteciliğin görevi siyasi projelerin iletişim danışmanlığı değildir. Kamuoyunu bilgilendirmek ile kamuoyunu belli bir sonuca hazırlamak arasındaki çizgi silikleştiğinde, gazetecilik de güvenilirliğini kaybetmeye başlar.

CHP'nin tarihi incelendiğinde, kendi içinden doğan pek çok siyasi hareket görmek mümkündür. Ancak bunların hiçbiri CHP'nin yerine geçerek ana muhalefet olmayı başaramadı. Çünkü sorun hiçbir zaman sadece parti tabelası olmadı. Sorun, aynı siyaset kültürünün farklı isimlerle yeniden üretilmesiydi.

Bugün de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Topluma yeni diye sunulan senaryolarda aktörler değişiyor gibi görünse de siyasi bagaj değişmiyor. Geçmişte başarısız olmuş stratejiler, farklı ambalajlarla yeniden dolaşıma sokuluyor. Oysa seçmen artık sadece yeni bir logo görmek istemiyor; yeni bir siyaset dili, yeni bir vizyon ve yeni bir kadro görmek istiyor.

Muhalefetin en büyük açmazı da tam burada başlıyor. Sürekli aynı isimler üzerinden siyaset inşa edilmeye çalışılıyor. Sanki Türkiye'de başka siyasetçiler, başka kadrolar, başka fikirler yokmuş gibi bir atmosfer oluşturuluyor. Oysa mevcut muhalefet yalnızca CHP'den ibaret değil. Farklı partiler, farklı genel başkanlar ve farklı siyasi yaklaşımlar da bu ülkenin siyasi denklemine dahildir.

Bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Neden kamuoyu sürekli aynı isimler arasında tercih yapmaya zorlanıyor? Neden alternatif siyasi hareketler ve farklı liderler sistematik biçimde gündemin dışında bırakılıyor? Örneğin Hüseyin Baş ve Bağımsız Türkiye Partisi neden bu tartışmaların doğal bir parçası olarak görülmüyor? Katılırsınız ya da katılmazsınız; ancak siyasal rekabet, farklı seçeneklerin konuşulabildiği ölçüde anlam kazanır.

Demokrasinin ruhu, tek bir siyasi merkezin etrafında dönmek değildir. Fikirlerin, projelerin ve liderlerin yarışabilmesidir. Eğer toplumun önüne sürekli aynı aktörler çıkarılıyor ve bunlar tek seçenek gibi sunuluyorsa, burada sorgulanması gereken yalnızca siyaset değil, bu algıyı üreten mekanizmalardır.

Türkiye'nin ihtiyacı yeni bir parti değildir. Çünkü yeni parti, eski anlayışın devamıysa yalnızca yeni bir tabeladan ibaret kalacaktır. Türkiye'nin ihtiyacı; hesap verebilen, ilkeleri kişilere göre değiştirmeyen, eleştiriyi ihanet saymayan ve toplumun güvenini yeniden inşa edebilecek yeni bir siyaset anlayışıdır.

Aksi halde yıllardır izlediğimiz film yeniden başlayacaktır. Oyuncuların isimleri değişecek, afişler yenilenecek, sloganlar değişecek; fakat senaryo aynı kalacaktır. Ve ne yazık ki aynı senaryonun sonunda değişen tek şey, milletin kaybettiği zaman olacaktır.