Ey aziz ve muhterem insan! Eğer kemâlâta ermek, şereflenmek ve kalb-i selîm olmak istiyorsan, geçici olan dünyaya gönlünü bağlama, fânî olanlarla hayatını heba etme, ömrünü boş işlerle geçirme. Bâki olana yönel, âhirete hazırlan ki huzur bulasın, mutlu olasın, Rabbine kavuşasın.)

"Eğerçi istiyorsan izz-i bâki

Sakın olma esir-i izz-i fâni"

(Hikem-i Atâiyye, s. 144)

(Ey aziz ve muhterem insan! Eğer kemâlâta ermek, şereflenmek ve kalb-i selîm olmak istiyorsan, geçici olan dünyaya gönlünü bağlama, fânî olanlarla hayatını heba etme, ömrünü boş işlerle geçirme. Bâki olana yönel, âhirete hazırlan ki huzur bulasın, mutlu olasın, Rabbine kavuşasın.)

MESELE SADECE İNANMAK DEĞİL, İNANDIĞINI İNŞA EDEBİLMEK

İslam dünyasında, özellikle de Osmanlı'da 1700'lü yıllarda —Karlofça Anlaşması'yla— başlayan özden ve hakikatten uzaklaşma, hayatın bütün alanlarına sirayet etmiş; düşüncede, inanışta, yaşayışta, edebiyatta, sanatta, aksiyonda, ilim, irfan ve hikmette —felsefede— gerileme ve çöküşe dönüşmüş, İslam Âlemi'ni ve dolayısıyla insanlığı derinden etkilemiş, etkilemeye devam etmektedir.

Müslümanların hayattan uzaklaşmasıyla dünya adeta cehenneme dönüşmüş ve yaşanmaz hâle gelmiş; bilhassa zamanımızda kan, gözyaşı, soykırım —Uluğ Türkistan, Gazze ve İslam'ın olduğu bütün mekânlarda— devam etmekte, İslam Âlemi adeta yok oluşla karşı karşıya kalmakta, yaşamaktan uzak, perişanlık içerisinde sürünmeye devam etmektedir.

Bu kadar olumsuzluklara maruz kalınması, zulüm asırlarının yaşanmasına rağmen koma hâlinde yaşayan Müslümanların, Mekke Antlaşması'yla uyanış emarelerinin işaretlerini vermesi ve yeniden diriliş merhalesine dönüşü ümit vericidir. Âl-i İmrân, 103. ayette:

“Hepiniz sarsılmaz bir imanla Allah'ın ipine sımsıkı sarılın, sakın parçalanıp bölünmeyin —ve lâ teferrekû—.” buyrularak birliğin koruyucu ve kurtarıcı iksirine önemle işaret edilmektedir. Parçalara bölünmenin, ayrılıkların ölüme ve yok oluşa götüreceğine işaret edilerek, uzak durulması için tavsiyede bulunulmaktadır.

Medya ve basından izlediğimiz kadarıyla, inanmış ve adanmış mü'minlerin de bu antlaşmaya muhabbetle yaklaştığına, umut bağladığına şahit olmaktayız.

Mekke Mutabakatı'nın genişlemesi ve gelişmesiyle Türk-Arap ayrımı yapılmadan bütünlük oluşturması, Muhammed Ümmeti'nin yeniden dirilişine giden yolu açacak, hem Müslümanların hem de insanlığın nefes almasına, hayat sunmasına sebep olacak, huzurlu, sükûnetli çağlara kavuşulacaktır.

Mü'minlerin yeniden kendilerini bilmeleri, bulmaları, olmaları için duyuşta, düşünüşte diriliş olmazsa olmaz ve elzemdir.

Gönülde, zihinde, kalpte, düşünüşte yeniden hayata dönüş gerçekleşmezse, inançta diriliş gerçekleşemez. İman ve inançta hakikate dönüş gerçekleşmezse, duyguda, duyuşta, oluşta, hatta hayatın hiçbir safhasında diriliş ve yaşayış oluşmaz, gelişmez.

Müslümanca duyuş, düşünüş kaynaklarımızın kangrene dönüştüğü asrımızda düşünmeye ve eleştirel bakmaya da uzak kalmamız, İslam âlemini medeniyetin sınırlarından uzaklaştırmış, üretmeyen, tüketen konumuna indirgemiştir. Ülkemizde bile insanlar konuşamama ve tartışamama, eleştirel şekilde düşünememe meselesiyle karşı karşıyadır. Muhabbet kaybolup gitmiş, kendi düşüncesinden başkasına hayat hakkı tanımayan, ilimden, irfandan yoksun, özünden uzaklaşmış, benliğini, bizliğini yitirmiş, bilmediği hâlde allâme kesilen, cehl-i mürekkeplerle dolu, marifetini kaybetmiş bir sosyal yapı oluşmuş durumda...

Aksiyon; hareket, davranış, faaliyet, iş yapma, eylemde bulunma anlam ve manalarına gelmektedir. Karakoç ise aksiyonu, insan irade ve davranışının fiiliyete geçmesi olarak izah eder.

Helen uygarlığının paganizm ve putatapıcılığın; Roma'nın ise sekülerizmin, kapitalizmin antik uygulamalarının, modellerinin aksiyonu olduğu görülür. İslam ise aksiyonunu Yaratıcı-İnsan-Varlık-Evren arasındaki ahenk ve uyumu sağlama paradigması üzerine inşa etmiştir. Hak, insan, varlık dengesi; insanlığa huzur akıtan, şuurlu hayata yönelten hak iksiridir. Ontolojik dengenin kurulmasıyla küçük kozmos olan insanla hakiki kozmosun uyumu arasındaki hakikat bağı kurulmuş olacaktır. Saadet buradan başlayarak Asr-ı Saadet devrine yollar açılacak, aşılacaktır.

Karakoç, aksiyondan uzak kalışımızın ana sebebinin, duyuş, düşünüş, inanışta birlik ve bütünlüğünü kurarak koruyamadığımızdan kaynaklandığını söyler.

Üstat; İslam'ın yeniden dirilişini, İslam Âlemi'nin içinde bulunduğu durumu üç aşamayla yorumlar:

* Siyasi bağımsızlık, İstiklal dönemi.

* Ekonomik bağımsızlık devresi.

* Kültürel, düşünsel, ideolojik bağımsızlık ve tam olarak hürriyetine kavuşma evresi.

İslam Âlemi; siyasi bağımsızlığını kazanmış, bir noktada hürriyetine kavuşmuştur.

Bununla beraber Müslümanlar asırlardan beri ekonomik bağımsızlığını kaybetmiş, fakirlik, yoksulluk, zaruret içinde çırpınmaktadır.

Eğitim-öğretim ve kültürel bağımsızlığını kaybedeli uzun yıllar olmuş. Ekonomik bağımsızlığını kazanamadığı için de bir türlü kültürel hürriyetine kavuşamamaktadır. Karl Marx'ın:

“Alt yapıyı —ekonomiyi— idare ve kontrol edenler, üst yapı ve sistemleri de kontrol ederler.”

dediği misali, bugün de dünya ekonomisini 13 Yahudi ailesi ve uzantısı olan —IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, BM, NATO gibi— kuruluşlarıyla servetlerine servet katarak, Karun misali koyacak yer bulamazken, Müslümanlar ise dağınıklığın hüküm sürmesi sebebiyle varlık içinde yokluk ve zaruret içerisinde sürünmeye devam etmektedir.

Zalimlerin zorbalıkları muhakkak sona erecektir. MTO'nun inanmış, adanmış Generali, muhterem Yusuf KAPLAN ve gönül erlerinden oluşan muhteşem ordusunun öncülüğünde İslam âleminde uyanış hayat bulacaktır. Öze ve hakikate dönüş gerçekleştiğinde “Gül Devri” başlayacak, İslamlar ve insanlar yeniden mutluluğa kavuşacaklardır.

Medeniyetlerin geleceğini belirleyen en önemli mesele, sahip olduğu değerlerin büyüklüğünden ziyade, o değerleri yeni nesillere nasıl aktardığı ve onları hayata nasıl dönüştürdüğüdür. Bir toplum çok güçlü bir inanç mirasına, zengin bir tarihî hafızaya ve büyük bir medeniyet tecrübesine sahip olabilir. Fakat bu miras, insan yetiştirme düzenine, bilgiye, beceriye, ahlâka, kurumsal üretime ve toplumsal sorumluluğa dönüşemiyorsa, zamanla yalnızca geçmişin hatırası hâline gelme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

5 Ağustos 2026 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen “Hz. Muhammed’in Üsve-i Hasenesi: İnsanlığa Hizmet Eden Bir Nesil Yetiştirmek” başlıklı çalışma etrafında şekillenen düşünsel çerçeve, tam da bu temel soruya dikkat çekmektedir: İslâm’ın büyük mirası, 21. yüzyılda nasıl yeniden bir insan ve toplum inşa etme gücüne dönüştürülebilir?

Mekke ve Medine'den kaynayarak coşan, arzın her noktasını zerre zerre doyuran, doyuma ulaştıran, insanlığa izzet ve şeref bahşeden İslam'la şereflenenlerin bütünlüğünü Kur'an ve Sünnet'in nurunda birleştiren Ümmet şuurunu ne zaman idrak edebilecek, birlik ve bütünlük iksirini içerek ne vakit insanlığa hayat olabileceğiz? İşte asıl mesele ve hayatiyetin özü ve esası, ümmet olma ülküsüne kavuşabilmek, âleme ışık tutabilmek ve medeniyet tasavvuru sunabilmek, huzur ve barış devrini yaşayabilmek, yaşatabilmektir.

Bu sorunun cevabı, yalnızca geçmişi anlatmakta değil; teşhis koymak, geleceği değerlendirmek, toplumsal çözümler üretmek ve yeniden yükseliş iradesi geliştirmekte aranmalıdır.

Konferans için hazırlanan çerçevenin “Hayat Planı → Beceri Kazanımı → Dünya Görüşü → Nebevî Örneklik” şeklindeki ilerleyişi, aslında çağımız Müslümanının temel problemini de ortaya koymaktadır. Çünkü insanın yalnızca neye inanacağını bilmesi yetmez; niçin yaşadığını, ne yapacağını, hangi becerilere sahip olması gerektiğini, topluma nasıl katkı sunacağını ve bütün bunları hangi ahlâkî ölçüler içerisinde gerçekleştireceğini de bilmesi gerekir.

1. ÜSVE-İ HASENE: TARİHÎ BİR HATIRA DEĞİL, CANLI BİR İNŞA MODELİ

Kur’an-ı Kerîm, Hz. Peygamber’i yalnızca geçmişte yaşamış bir tarih şahsiyeti olarak değil, müminler için “güzel örnek” olarak takdim eder: “Andolsun, Allah’ın Resûlü’nde sizin için güzel bir örnek vardır.” (el-Ahzâb 33/21). Bu sebeple Hz. Peygamber’in örnekliği, yalnızca ibadet hayatıyla sınırlı değildir. Onun örnekliği; ailede, eğitimde, ticarette, adalette, istişarede, yönetimde, gençlerle ilişkide, farklı topluluklarla münasebette, kriz yönetiminde ve insan yetiştirmede bütüncül bir model ortaya koyar. Mü'minler ordusunun inşasının nasıl kurulacağının genel ilke ve prensiplerini sunarak yol, yöntemini gösterir.

Üsve-i hasene kavramının asıl önemi de burada ortaya çıkar. Hz. Peygamber’i sevmek, onun hayatını anlatmak ve ona salâtüselâm getirmek elbette imanın ve muhabbetin önemli tezahürleridir. Ancak sünnetin hedefi, insanı sadece hayran bırakan bir geçmiş tasavvuru oluşturmak değildir. Sünnet, insanı harekete geçiren bir ahlâk ve hayat nizamıdır.

Dolayısıyla “Hz. Peygamber’i örnek almak” demek, yalnızca onun dönemindeki şekilleri taklit etmek değil; onun insan yetiştirme yöntemini, adalet anlayışını, merhametini, istişaresini, ilme verdiği değeri, sorumluluk bilincini ve insanlığa hizmet idealini kendi çağımızın şartlarında yeniden okuyabilmek, gerçekleştirebilmek, kurabilmektir.

Sorulması gereken asıl soru, verilmesi gereken cevap şu olmalıdır:

Bugünün Müslümanı, Hz. Peygamber’in örnekliğinden yarının insanını yetiştirecek hangi ilke ve prensipleri çıkarabiliyor? Neden İslam âlemi bütünleşerek “İnanıyorsan güçlüsün” düşüncesine sahip olamıyor?

2. TEŞHİS: BÜYÜK MİRAS, KÜÇÜK ETKİ ÇELİŞKİSİ

Bugün Müslüman toplumların önemli bir kısmında ciddi bir çelişki bulunmaktadır. Bir tarafta son derece güçlü bir tarih, kültür, inanç ve medeniyet mirası; diğer tarafta bilgi üretme, kurum oluşturma, teknoloji geliştirme, ekonomik bağımsızlık, nitelikli eğitim ve küresel ölçekte etkili fikirler ortaya koyma konusunda yaşanan krizler, yetersizlikler vardır.

Konferansın düşünsel çerçevesinde de dikkat çekildiği üzere dinî söylemin adaletsizlik, yolsuzluk, sömürü, gençlerin ümitsizliği, kurumsal zayıflık ve toplumsal bağımlılık gibi meselelerle yeterince ilişkilendirilememesi önemli bir dengesizlik meydana getirmektedir.

Burada mesele dini değersizleştirmek değildir; tam tersine dinin hayata nüfuz eden dönüştürücü gücünü sil baştan öğrenmek, öğretmek, keşfetmektir. Yeniden İslam'ın kültürel üstünlüğünü oluşturabilme yolculuğuna çıkabilmek, çıkarabilmektir.

Çünkü İslâm’ın bilgi anlayışında iman ile hayat, ahlâk ile üretim, ibadet ile sorumluluk birbirinden kopuk alanlar değildir. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Talim ve Terbiye” maddesinde de İslâm eğitim anlayışının yalnızca bilgi kazandırmayı değil, doğru bilgiyle birlikte irade, ahlâk ve erdem geliştirmeyi hedeflediği belirtilmektedir.

Bu bakımdan çağımızın en büyük problemlerinden biri, bilgi sahibi fakat yönsüz; inançlı fakat becerisiz; eğitimli fakat sorumluluk bilinci zayıf; tüketen fakat üretmeyen, inancı, itikadı zayıf insan tipinin, kültürel Müslümanların çoğalmasıdır.

Oysa İslâm’ın hedeflediği insan, sadece bilen insan değildir. Bildiğini hikmete, hikmeti ahlâka, ahlâkı eyleme, eylemi de toplumsal faydaya dönüştüren, faydalanan, faydalanılan insandır.

3. GELECEĞE İLİŞKİN DEĞERLENDİRME: MİRASI DEVRALMAK YETMEZ

Bir nesle “Siz büyük bir medeniyetin çocuklarısınız.” demek önemlidir; fakat yeterli değildir.

Çünkü miras, kendiliğinden geleceğe taşınmaz. Tarihsel mirası taşıyacak, yeniden üretecek, kültürlü, geleceğe projeksiyon sunabilecek insan yetiştirilmelidir.

Genç Müslümanlara sadece geçmişte Müslümanların neler yaptığını anlatmak yerine, bugün onların ne yapabileceklerini de sormak gerekir. “Geçmişte kimdik?” sorusunun yanına “Bugün ne üretiyoruz?” ve “Gelecekte ne inşa edeceğiz?” soruları eklenmeli ve cevaplar verilmelidir.

İslâm’ın ilk dönemine bakıldığında bunun güçlü örnekleri görülür. Hz. Peygamber, gençleri yalnızca dinleyen ve itaat eden bir kitle olarak görmemiş; onları sorumluluk üstlenen, görev alan, öğrenen, öğreten ve toplumun geleceğini kuracak, taşıyacak şahsiyetler olarak yetiştirmiştir. Nitekim ilk Müslümanlar arasında çok sayıda genç bulunmuş; Mus‘ab b. Umeyr’in Medine’ye öğretici olarak gönderilmesi, gençlere duyulan güvenin dikkat çekici örneklerinden biri olmuştur. Muaz b. Cebel, çocuk denecek yaşta —17 yaşında— Yemen'e vali olarak gönderilmesi de Müslümanlar için ufuk açıcı bir örnekliktir. Efendimiz, çiçeği burnunda genç valiye sorar:

“Sana çözmen gereken bir mesele gelirse nasıl çözüme kavuşturursun, ya Cebel?”

Cevabı çağımıza da ışık tutacak ulviliktedir:

“İlk önce vahye bakarım. Orada bulamazsam, sizin sünnetinize bakarım. Orada da bulamazsam, reyime göre hüküm çıkarmaya çalışarak çözüme kavuştururum, ya Resulullah.” diye cevap verince memnuniyetini bildirerek, gönül hoşnutluğuyla başarılar dileyerek yolcu eder.

Bu yaklaşım bugün yeniden düşünülmelidir.

Gençlere sürekli “geleceğimizsiniz” demek yerine, bugünden sorumluluk vermek, yetiştirmek gerekir.

Çünkü sorumluluk verilmeden sorumluluk sahibi insan yetişmez.

4. HAYAT PLANI: YÖNÜNÜ BİLMEYEN İNSAN, GÜCÜNÜ DE KAYBEDER

Konferansın “Hayat Planı → Beceri Kazanımı → Dünya Görüşü” şeklindeki modeli son derece önemlidir.

Hayat planı, insanın “Ben niçin varım?”, “Niçin dünyaya gönderildim?” sorularıyla başlar.

İnsan neye yöneldiğini bilmiyorsa, sahip olduğu bilgi ve yetenekler onu doğru yere götürmeyebilir. Günümüz dünyasında gençler her zamankinden fazla bilgiye ulaşabilmekte; fakat aynı ölçüde anlam, mana, yön ve amacını bilememekte, bulamamaktadır.

Bu nedenle eğitim, yalnızca meslek seçimi hazırlığı olarak ele alınamaz, alınmamalıdır.

Bir genç;

- Ne için yaşayacağını,

- Hangi değerlere bağlı kalacağını,

- Topluma ne katacağını,

- Hangi alanda uzmanlaşacağını,

- Hangi sorunları çözmek istediğini,

- Ardında nasıl bir eser bırakmak istediğini

düşünebilmeli, çözüme kavuşturacak vizyona sahip olabilmektedir.

Böyle bir hayat planı, bireysel başarıyı toplumsal sorumlulukla buluşturur, hayata dönüştürebilir.

İslâm’ın insan anlayışı da sorumluluk merkezlidir. “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden, idare ettiklerinizden mesulsünüz, sorumlusunuz.” hadisi, insanı başkalarının hayatından tamamen bağımsız bir varlık olarak değil, sorumluluk taşıyan bir özne olarak konumlandırır.

5. BECERİ KAZANIMI: İMAN, YETKİNLİKLE BULUŞMALIDIR

Çağımızın önemli yanılgılarından biri, iyi niyetin tek başına yeterli olduğunu düşünmektir.

Oysa iyi niyet, doğru bilgi ve yetkinlikle birleşmediğinde arzu edilen sonucu meydana getirmeyebilir.

Bugünün Müslümanı yalnızca iyi insan olmakla yetinmemeli; aynı zamanda iyi bir öğretmen, iyi bir mühendis, iyi bir hukukçu, iyi bir ekonomist, iyi bir akademisyen, iyi bir girişimci, iyi bir yönetici, iyi bir aile reisi, iyi bir sanatçı ve iyi bir teknoloji üreticisi olabilmelidir.

Çünkü medeniyet, yalnızca güzel düşüncelerle değil, güzel düşünceleri gerçekleştirecek yetkin insanlar ve kurumlarla kurulur ve inşa edilir.

İslâm’ın ilk dönem eğitim tecrübesi bu bakımdan dikkat çekicidir. Mescid-i Nebevî ve Suffe, yalnızca ibadet mekânları değil, aynı zamanda eğitim, kültür ve yetişme merkezleriydi. Hz. Peygamber’in eğitim anlayışı bilgi ile şahsiyetin, öğrenme ile sorumluluğun birlikte çözüm geliştirilmesini esas alıyordu.

Buradan çıkarılması gereken temel ilke şudur:

İman, olgunluk ve yetkinlik üretmelidir.

İman insana daha çok sorumluluk, daha fazla adalet, daha yüksek çalışma ahlâkı ve daha güçlü hizmet iradesi kazandırmıyorsa, inanç ile hayat arasında ciddi bir kopukluk oluşmuş demektir.

6. DÜNYA GÖRÜŞÜ: MODERN DÜNYAYI TANIMADAN ONA YÖN VERİLEMEZ

Bir başka önemli mesele, dünya görüşüdür.

Müslüman genç, yalnızca kendi tarihini ve inanç dünyasını değil; içinde yaşadığı çağın teknolojisini, zeitgeist'ını, ekonomisini, siyasetini, iletişim araçlarını, kültürünü ve düşünce sistemlerini de anlamalı ve anlamlandırabilmelidir.

Çünkü insan bilmediği bir dünyayı dönüştüremez.

Bugün yapay zekâdan biyoteknolojiye, dijital ekonomiden sosyal medyaya kadar hayatın hemen her alanında büyük dönüşümler yaşanmaktadır. Bu dönüşümlerin dışında kalmak, yalnızca teknolojik geri kalmışlık anlamına gelmez; aynı zamanda geleceğin dünyasının nasıl şekilleneceği konusunda söz sahibi olamamak anlamına gelir. Çağın gerisinde kalarak yok olmaya doğru sürükler.

Ancak burada temel ölçü, teknolojiye teslim olmak değil, teknolojiyi ve temel değerleri, adalet ve ahlâkî amaçlar doğrultusunda kullanabilmektir.

Müslüman genç, modern dünyadan kaçan değil, onu anlayan; ona teslim olmayan fakat onun imkânlarını insanlığın hayrına dönüştürebilen bir şahsiyet ve kültürel olarak yetişmelidir.

7. TÜKETİCİDEN ÜRETİCİYE: YENİ BİR MÜSLÜMAN ŞAHSİYET

Konferansın en güçlü çağrılarından biri, genç Müslümanların başkalarının ürettiklerini sürekli tüketen insanlar olmaktan çıkarıp bilgili, sistemli, çözüm ve toplumsal fayda üreten insanlar hâline gelmesidir. Çağın ağlarından, bağlarından, bağlamlarından kurtulmuş, hazdan, hızdan, ayartıdan uzak, inanmış, adanmış, ne yaptığının farkında olan, hak ve hakikatin peşinde koşan gönül insanlarına dönüşmektir.

Bu çağrı, medeniyet tasavvurunun merkezinde yer almalıdır.

Bir medeniyetin mensupları yalnızca kitap okuyarak, geçmişi överek veya geçmişteki büyük şahsiyetleri anarak medeniyet kuramazlar. Kitap okumak başlangıçtır; fakat okunan bilgiyi hayata ve kuruma dönüştürmek gerekli ve elzemdir.

Bir genç;

Bir kitap yazabilir.

Bir okul kurabilir.

Bir teknoloji geliştirebilir.

Bir vakıf kurabilir.

Bir sosyal girişim başlatabilir.

Bir yetimhaneyi destekleyebilir.

Bir bilimsel araştırma yapabilir.

Bir eğitim modeli geliştirebilir.

Bir şehirde kültürel dönüşüm başlatabilir.

İşte medeniyet, böyle somutlaşır, hayata dönüşür.

8. YENİDEN YÜKSELİŞ: ÖNCEKİLERİ TEKRAR ETMEK DEĞİL, İLKEYİ YENİDEN ÜRETMEK

Yeniden yükseliş, geçmişe dönmek değildir.

Geçmişin ülkü ve ilkelerini geleceğin şartlarında yeniden üretmek, yeniden kurabilmektir.

Hz. Peygamber’in döneminde internet yoktu; fakat iletişim ahlâkı vardı.

Yapay zekâ yoktu; fakat ilim, irfan, hikmet, ahlâk, fazilet, adalet, hakkaniyet vardı.

Modern üniversiteler yoktu; fakat öğrenme, öğretme, yaşama, yaşatma ideali ve seferberliği vardı.

Modern şirketler yoktu; fakat ticaret ahlâkı, olanla yetinme, hakkına razı olma, emanet bilinci vardı.

Uluslararası kuruluşlar yoktu; fakat adalet, ahid, ahde vefa, hukuk ve insan onuru vardı.

Dolayısıyla bugün yapılması gereken, yedinci yüzyılın kurumlarını aynen kopyalamak değil; o kurumları doğuran ahlâkî, fikrî, kültürel ilkeleri 21. yüzyılın ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yeniden oluşturarak, bina etmek, tercüme edebilmektir.

Bu da ancak güçlü bir eğitim-öğretim, kültürel olgunluk, yetişme, yetiştirme çabası ve modeliyle mümkündür.

9. İBADETTEN SORUMLULUĞA: ASIL DÖNÜŞÜM BURADA BAŞLAR

İslâm’ın ibadetleri insanı hayattan koparmak için değil, hayatı anlamlandırmak ve insanı sorumluluğa hazırlamak ve zamanı İslamileştirmek için vardır.

Namaz insanı kötülükten uzaklaştırmalı; oruç iradeyi güçlendirmeli; zekât paylaşma ve toplumsal dayanışma bilinci oluşturmalı, varlıklı ile yoksul arasında köprü kurabilmeli; hac ümmet ve insanlık şuurunu genişletmeli, ümmet bilinci oluşturabilmelidir.

Dolayısıyla ibadet, insanın hayatında davranışa dönüşen bir ahlâk, tevazu meydana getirmelidir.

Burada “İbadetten sorumluluğa” ifadesi, ibadetin karşısına sorumluluğu koymak değildir. Tam tersine, ibadetin gerçek meyvesinin sorumluluk bilinci olduğunu hatırlatmaktır.

Çünkü Allah’a karşı sorumluluk duyan insan, insanlara karşı da adaletli, ahlâklı olmak zorundadır.

İbadet eden ama kul hakkını gözetmeyen; Kur’an okuyan fakat adaletsizliğe sessiz kalan; Hz. Peygamber’i seven fakat onun merhametini ve emanet anlayışını hayatına taşımayan bir insanın dinî hayatında ciddi bir bütünlük problemi var demektir. İnanan insan kendisi için istediğini ve arzu ettiğini din kardeşi için de isteyerek, arzu edemiyorsa iman ve itikaden kemâlâta erememiş, olmamış, olgunlaşmamış şuursuz insandır.

SONUÇ: SÖZDEN EYLEME, MİRASTAN MESULİYETE

Bugün İslâm dünyasının ihtiyacı, geçmişi romantikleştiren bir nostalji değil; geleceği kurabilecek bir şahsiyet ve medeniyet inşası için çalışacak gönül insanlarıdır.

Bunun yolu teşhisten çözüme, çözümden eyleme, eylemden kurumsallaşmaya uzanmalıdır.

Genç Müslümanlara yalnızca “iyi Müslüman olun” demek yetmez. Onlara nasıl iyi bir insan olunacağını, nasıl bilgi üretileceğini, nasıl beceri kazanılacağını, nasıl kurumlar kurulacağını, nasıl adalet tesis edileceğini, nasıl teknoloji geliştirileceğini, nasıl toplumsal fayda üretileceğini ve nasıl insanlığa hizmet edileceğini de öğretmek gerekir.

Çünkü gelecek, istikbal sadece inananların değil; inandığı hakikati hayata geçirebilenlerin olacaktır.

Bu nedenle bugün gençlere şu soruları sormamız gerekiyor:

Ne inşa edeceksin, hâlde, istikbalde ne yapacaksın? Gelecekle ilgili planın, projen var mıdır?

Kime hizmet edeceksiniz?

Hangi soruna çözüm üreteceksiniz?

Sizden sonraya hangi kurum, hangi eser, hangi bilgi birikimi kalacak?

Bu sorular, bir nesli tüketicilikten üreticiliğe; edilgenlikten sorumluluğa; dağınıklıktan bütünlüğe, istikamete, kemâlâta taşıyabilir.

Hz. Muhammed’in ﷺ üsve-i hasenesi, geçmişte tamamlanmış bir hayat hikâyesi değil; bugün yeniden okunması ve yarın yeniden yaşanması gereken bir insan yetiştirme metodu, mektebidir.

Asıl mesele, o mektebin öğrencisi olduğumuzu söylemek değil; ondan yetişmiş insanlara dönüşebilmektir.

Bugünün Müslüman gençliği için hedef açık ve anlaşılır olmalıdır:

İman eden, tasavvur edebilen, düşünebilen, düşündürebilen; üreten, üretebildiren; sorumluluk alabilen, mesuliyet sahibi insanlar yetiştirebilen; müesseseler kurabilen, insanlığa fayda sağlayan bir nesiller ordusu kurabilmektir.

İşte “İlhamdan İnşaya, İbadetten Sorumluluğa” yürüyüşünün nihai anlamı budur.

Çünkü medeniyet, önce insanın içinde kurulur; sonra aileye, okula, sokağa, şehre, kuruma ve nihayet tarihe, millete taşınır, inşa edilir.

Ve gerçekte yeniden yükseliş, insanın yeniden yükselişiyle başlar. Kendini bilmesi, bulması, olmasıyla hayata dönüşür.

İslam ümmetinin yeniden diriliş yolunda buluşarak, bütünleşmesi için en kalbi duygularımla arzularım, dualarım, niyazlarımla...

Fi Emanillah... Vesselâm...

KAYNAKÇA

Kur’an-ı Kerîm. (el-Ahzâb, 33/21; et-Tahrîm, 66/6; el-Bakara, 2/188).

Buhârî, M. b. İ. el-Câmiʿu’s-Sahîh. İstanbul: Çeşitli neşirleri.

Yavuz, Y. Ş. (1993). “Çocuk.” TDV İslâm Ansiklopedisi. Türkiye Diyanet Vakfı.

“Talîm ve Terbiye.” TDV İslâm Ansiklopedisi. Türkiye Diyanet Vakfı.

“Medine.” TDV İslâm Ansiklopedisi. Türkiye Diyanet Vakfı.

“Sorumluluk.” TDV İslâm Ansiklopedisi. Türkiye Diyanet Vakfı.

Diyanet İşleri Başkanlığı. (2024). Şahsiyet İnşasında Üsve-i Hasene Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.).