Son dönemde yaşanan gelişmeler, Türkiye'nin gündemindeki büyük çelişkiyi bütün açıklığıyla gözler önüne seriyor.

Bir tarafta PKK mensuplarının yaptığı açıklamaları, terör örgütünün kuruluş yıl dönümü dolayısıyla gerçekleştirilen etkinlikleri ve cezaevindeki PKK hükümlülerinin serbest bırakılmasına yönelik talepleri konuşuyoruz. Diğer tarafta ise vatanı uğruna canını ortaya koyan gazilerimiz ile en yakınlarını şehit veren ailelerimizin haklarını talep ederken karşılaştıkları müdahaleye şahit oluyoruz.
Gazilerimiz ve şehit yakınlarımızla dayanışmak amacıyla alanda bulunan İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Bursa Milletvekili Selçuk Türkoğlu'nun müdahaleye maruz kalması, yaşananları daha ağır ve düşündürücü hale getiriyor. Türkoğlu'na geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.
Bu tabloyu yalnızca bir güvenlik müdahalesi veya münferit olay olarak değerlendirmek mümkün değildir. Yaşananlar, Türkiye'nin değerler sıralamasında meydana gelen ciddi bir kırılmayı göstermektedir.
Bu ülke için bedel ödeyenler haklarını ararken şiddetle karşılaşıyorsa, diğer tarafta yıllarca silahlı eylemler gerçekleştirmiş bir örgütün talepleri siyasi gündemin merkezine taşınıyorsa burada durup düşünmek zorundayız.

ABDULLAH ÖCALAN NEDEN “BEBEK KATİLİ” OLARAK ANILIYOR?
Bugünkü tartışmaların doğru anlaşılabilmesi için geçmişin unutulmaması gerekiyor. Abdullah Öcalan'a neden “bebek katili” denildiğini hatırlamadan bugün yürütülen tartışmaları sağlıklı biçimde değerlendiremeyiz.
PKK, ilk dönemlerdeki silahlı eylemlerini Karadeniz, İç Anadolu veya Ege'deki köylere karşı gerçekleştirmedi. Örgütün saldırılarının önemli bir bölümü, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Kürt vatandaşlarımızın yoğun olarak yaşadığı köylere yöneldi. Bu saldırılarda kadınlar, çocuklar ve bebekler yaşamını yitirdi.
PKK'nın temel amacı, bölgedeki Kürt vatandaşlarımıza kendisini zorla kabul ettirmekti. Örgüt, “Ben sizi temsil ediyorum, çocuklarınız benimle birlikte hareket edecek” anlayışıyla bölge halkı üzerinde baskı kurdu.
Ancak Kürt vatandaşlarımızın büyük bir bölümü, Abdullah Öcalan'ı ve PKK'yı kendi temsilcisi olarak kabul etmedi. Örgüt de temsil iddiasını kabul ettirebilmek amacıyla kendisine destek vermeyen Kürt köylerine saldırdı.
Bu nedenle Abdullah Öcalan'a “bebek katili” denilmesi herhangi bir siyasi sloganın sonucu değildir. Bu ifade, PKK'nın gerçekleştirdiği ve bebeklerin de yaşamını yitirdiği saldırıların toplumda oluşturduğu büyük acının bir sonucudur.

KÜRT HALKI İLE PKK AYNI KAVRAM DEĞİLDİR
Yıllar boyunca Kürt halkı ile PKK'nın yan yana getirilemeyecek iki ayrı kavram olduğu biliniyordu. Çocuğunu, eşini, akrabasını veya köyündeki insanları terör saldırılarında kaybeden Kürt vatandaşlarımız, Abdullah Öcalan'ı kendilerinin doğal temsilcisi olarak görmedi.
Bugün ise bir PKK mensubunun rahatlıkla Kürt halkı adına konuşabildiği bir ortam oluştu. PKK'nın temsilcileri, sanki bütün Kürt vatandaşlarımızın ortak iradesini taşıyormuş gibi açıklamalar yapabiliyor.
Asıl üzerinde durulması gereken soru şudur: PKK'nın onlarca yıl boyunca baskı ve şiddet yoluyla kabul ettiremediği temsil iddiası, hangi siyasi tercihler sonucunda meşru bir tartışma konusu haline geldi?
Türkiye'de Kürtçe konuşmak, kültürünü yaşatmak ve kimliğini korumak isteyen ancak aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti'ne bütün samimiyetiyle bağlı olan milyonlarca Kürt vatandaşımız bulunmaktadır.
Bu insanlara “Sizi PKK temsil ediyor” anlamına gelebilecek herhangi bir yaklaşım dayatmak, yapılabilecek en büyük yanlışlardan biridir.
Çünkü PKK'yı Kürt halkının temsilcisi olarak kabul etmek, her şeyden önce terör örgütüyle hiçbir bağı bulunmayan Kürt vatandaşlarımıza yapılmış büyük bir haksızlıktır.

İLK DÜĞME ÇÖZÜM SÜRECİNDE YANLIŞ İLİKLENDİ
Bana göre bu yanlışın en önemli aşamalarından biri, 2013 yılında başlatılan çözüm sürecidir. O dönemde Kürt meselesinin PKK ve Abdullah Öcalan üzerinden çözülebileceği düşüncesi benimsendi.
“Kürt sorununu Abdullah Öcalan ve PKK ile çözeceğiz” denildiği anda, toplumun zihninde tehlikeli bir eşleştirme oluşturuldu. Bu yaklaşım, istemeden de olsa PKK'nın Kürt halkını temsil ettiği düşüncesini güçlendirdi.
Oysa Kürt halkının önemli bir bölümü, yıllarca PKK'nın şiddetine ve baskısına maruz kalmıştı. Devletin, bölge halkının kabul etmediği bir örgütü ve onun liderini muhatap alması, PKK'ya yıllar boyunca silahla elde edemediği siyasi alanı kazandırdı.
PKK çizgisinde siyaset yaptığı ifade edilen partiler, çözüm sürecinden önce yüzde 10'luk seçim barajını geçemediği için seçimlere bağımsız adaylarla katılıyordu. Bu siyasi çizginin aldığı oy oranı genel olarak yüzde 5-6 seviyelerinde kalıyordu.
Çözüm sürecinin ardından ise 2015 seçimlerinde bu siyasi hareketin oy oranı yüzde 10'un üzerine çıkarak yaklaşık yüzde 12 seviyesine ulaştı. Selahattin Demirtaş'ın “Türkiyelileşme” söylemiyle birlikte bu taban genişledi ve zamanla daha kalıcı hale geldi.
Burada yalnızca seçim sonuçlarından söz etmiyorum. Seçim sonuçları, meydana gelen toplumsal ve siyasi dönüşümün somut göstergelerinden biridir.
PKK'nın şiddet yoluyla yıllarca kabul ettiremediği temsil iddiası, devletin yanlış siyasi hamleleri sonucunda güç kazandı. Kürt vatandaşlarımızın iradesi, terör örgütü ve onun siyasi uzantısı olduğu belirtilen yapılar üzerinden okunmaya başlandı.

“SÜREÇTEN VAZGEÇERİZ” DEMEK YETERLİ DEĞİLDİR
Bugün bazı çevreler, “PKK silah bırakmazsa veya verdiği sözleri tutmazsa devlet süreçten vazgeçer” diyebilir. Ancak mesele bu kadar basit değildir.
Atılan her siyasi adım toplumun hafızasında ve algısında kalıcı sonuçlar doğurur. PKK'yı Kürt halkının temsilcisi gibi kabul eden her yaklaşım, örgütle hiçbir ilgisi bulunmayan Kürt vatandaşlarımızı da terör örgütü üzerinden tanımlama tehlikesi taşır.
“Ben Kürt'üm, Kürtçe konuşmak ve kültürümü yaşatmak istiyorum. Ancak Türkiye Cumhuriyeti'ne bağlıyım ve Türk milletinin bir ferdiyim” diyen insanlara, istemedikleri bir temsilci dayatılmış olur.
PKK'yı Kürt halkının temsilcisi olarak kabul eden yaklaşım, örgüte meşruiyet kazandırırken Kürt vatandaşlarımızın özgür iradesini gölgede bırakır.
Bugün bir PKK mensubunun rahatlıkla Kürt halkı adına konuşabilmesinin arkasında, yıllar içerisinde oluşturulan bu yanlış siyasi zemin bulunmaktadır.

ETNİK KİMLİKLER ÜZERİNDEN AYRIŞMA TEHLİKESİ
Türkiye'nin en büyük gücü, farklı kökenlerden gelen insanlarının ortak millet iradesi etrafında birleşebilmesidir. Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Laz veya başka bir kökenden gelmek, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ve ortak millet bilinciyle çelişmez.
Ancak bir sorun etnik kimlik üzerinden tanımlandığında ve çözüm adresi olarak terör örgütü gösterildiğinde toplumun birlik duygusu zarar görür.
“Kürt sorunu vardır ve bunu PKK ile çözeceğiz” denildiği anda, Kürt vatandaşlarımız ile terör örgütü arasında yanlış ve tehlikeli bir bağ kurulmuş olur.
Bu bağ, hem Türk vatandaşlarımızda hem de Kürt vatandaşlarımızda karşılıklı güvensizlik oluşturabilir.
Bu yaklaşım devam ettikçe toplum, ortak vatandaşlık bilinci yerine etnik kimlikler üzerinden ayrıştırılır. İnsanlar birbirlerini aynı milletin fertleri olarak değil, farklı ve karşıt grupların mensupları olarak görmeye başlayabilir.
Böyle bir ortam, Türkiye'nin geleceği açısından en büyük tehlikelerden biridir.

TOPLUMUN İÇİNE AYRIŞMA DİNAMİTİ KONULMAMALIDIR
Terör örgütü mensuplarının serbest bırakılmasına yönelik düzenlemeler elbette ciddi biçimde tartışılmalıdır. Ancak bundan daha vahim olan, meselenin başlangıçta yanlış tanımlanmasıdır.
İlk düğme yanlış iliklendiğinde sonraki bütün düğmeler de yanlış gider. Sorunun adı etnik kimlik üzerinden konulup çözüm adresi olarak PKK ve Abdullah Öcalan gösterildiğinde doğru bir sonuca ulaşmak mümkün değildir.
Bu anlayış, hangi yasal düzenleme yapılırsa yapılsın, toplumun içerisine ileride çok daha büyük sorunlara yol açabilecek bir ayrışma dinamiği yerleştirir.
PKK'yla hiçbir ilgisi bulunmayan Kürt vatandaşlarımızı terör örgütünün temsil iddiasına mahkûm etmek, hem Kürt vatandaşlarımıza hem de Türkiye'nin ortak geleceğine yapılmış büyük bir haksızlıktır.

GAZİLERİMİZ MÜDAHALE GÖRÜRKEN BU TALEPLER KONUŞULMAMALI
Yaşadığımız temel çelişki tam olarak burada ortaya çıkıyor. Bir tarafta bu ülkenin birliği ve bütünlüğü için mücadele etmiş, bedeninin bir parçasını kaybetmiş gazilerimiz bulunuyor. Diğer tarafta evladını, eşini veya yakınını vatan uğruna toprağa vermiş şehit aileleri yer alıyor.
Bu insanlar haklarını talep ederken müdahaleyle karşılaşıyor. Onlara destek olmak için alana giden bir milletvekili de şiddete maruz kalıyor.
Aynı günlerde PKK mensuplarının açıklamalarının ve terör suçlarından cezaevinde bulunan kişilerin serbest bırakılmasına yönelik taleplerin konuşulması, toplumun vicdanını yaralayan büyük bir çelişkidir.
Türkiye'nin öncelikle gazisine, şehit yakınına ve terör nedeniyle zarar gören vatandaşına sahip çıkması gerekir. Terör örgütünün talepleri konuşulmadan önce, bu ülke uğruna bedel ödeyen insanların hakları eksiksiz biçimde teslim edilmelidir.
YAPILMASI GEREKEN AÇIKTIR
Kürt vatandaşlarımız ile PKK arasına kesin ve tartışmasız bir çizgi çekilmelidir. Hiçbir terör örgütüne veya örgüt liderine bir halkı temsil etme yetkisi verilmemelidir.
Türkiye'nin sorunları, silahlı örgütlerle değil; demokratik siyaset, hukuk devleti ve vatandaşların özgür iradesi üzerinden çözülmelidir.
Kürt vatandaşlarımız, PKK'nın veya Abdullah Öcalan'ın temsil iddiasına mahkûm edilmemelidir. Her vatandaşımız, kökeni ne olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti'nin eşit ve onurlu bir ferdidir.
İlk düğmenin yanlış iliklendiğini kabul etmeden, bu yanlışın toplumsal ve siyasi sonuçlarıyla yüzleşmeden yürütülecek hiçbir sürecin milletin ve devletin menfaatine sağlıklı bir sonuç üretmesi mümkün değildir.
Türkiye'nin ihtiyacı yeni ayrışmalar değil, ortak vatandaşlık bilinci etrafında daha güçlü bir birliktir. Bu birlik, terör örgütleriyle kurulan temaslar üzerinden değil; hukuk, demokrasi, adalet ve millet iradesi üzerinden inşa edilmelidir.

OSMANİYE'DE TÜRK-KÜRT AYRIMI DEĞİL, KARDEŞLİK VAR
Bu tartışmayı kendi şehrimiz Osmaniye üzerinden de değerlendirmek gerekiyor. Osmaniye, tarih boyunca farklı şehirlerden gelen insanların birlikte yaşadığı, ticaret yaptığı ve ortak bir hayat kurduğu bir kenttir. Kentin yerlileriyle sonradan göç eden vatandaşlar aynı mahallede yaşamakta, aynı çarşıda alışveriş yapmakta ve aynı iş yerinde çalışmaktadır.
TÜİK'in 2025 yılı verilerine göre Osmaniye'nin nüfusu 564 bin 123 kişiye ulaştı. Kent, aynı yıl yaklaşık 19 bin 300 kişi göç alırken 19 bin 500 kişi göç verdi.
Bu rakamlar Osmaniye'de her yıl önemli bir nüfus hareketliliği yaşandığını gösteriyor.
Karşılaştırma amacıyla, TÜİK'in 2020 yılı verilerine göre Osmaniye Merkez ilçede yaşayan ve nüfus kaydı başka illerde bulunan vatandaşlar arasında doğu illerine kayıtlı nüfusun sıralaması incelendi.
Osmaniye Merkez'de yaşayan ve nüfus kayıtları farklı illerde bulunan vatandaşların dağılımında ilk sırada Şanlıurfa yer alıyor.
Osmaniye Merkez'de;
Şanlıurfa nüfusuna kayıtlı 21 bin 199,
Kahramanmaraş nüfusuna kayıtlı 20 bin 149,
Gaziantep nüfusuna kayıtlı 7 bin 467,
Malatya nüfusuna kayıtlı 4 bin 306,
Bitlis nüfusuna kayıtlı 2 bin 687,
Bingöl nüfusuna kayıtlı 2 bin 71,
Adıyaman nüfusuna kayıtlı 2 bin 30 kişi yaşıyor.
Bu yedi ilin nüfusuna kayıtlı olup Osmaniye Merkez'de yaşayanların toplamı 59 bin 909 kişiye ulaşıyor.
Bu rakamlar etnik kökeni değil, vatandaşların nüfusa kayıtlı oldukları illeri göstermektedir.
Dolayısıyla doğu ve güneydoğu illerinden Osmaniye'ye gelen her vatandaşı “Kürt kökenli” kabul etmek de doğru değildir.
Bir kişinin doğduğu veya nüfusa kayıtlı olduğu il, tek başına etnik kimliğini göstermez. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Türk, Kürt, Arap ve farklı toplumsal kökenlere mensup vatandaşlarımız birlikte yaşamaktadır.
Osmaniye, Doğu ve Güneydoğu Anadolu başta olmak üzere Türkiye'nin farklı bölgelerinden göç almıştır. Bu göçlerle gelen vatandaşlarımız zamanla şehrin ekonomik, sosyal ve kültürel hayatının ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bugün Osmaniye çarşısında iş yeri açan, üretim yapan, istihdam sağlayan ve ailesinin geçimini kazanan insanlar arasında etnik köken üzerinden bir ayrım yapılmamaktadır.
Çarşıdaki esnaf açısından müşterinin Türk veya Kürt olması değil; alışverişe gelmesi, selam vermesi ve dürüst davranması önemlidir. Vatandaş açısından da esnafın kökeni değil; güvenilirliği, emeği ve insanlığı değerlidir. Aynı pazarda alışveriş yapan, aynı sofraya oturan, aynı düğüne ve cenazeye katılan insanlar arasında yapay sınırlar oluşturmak, Osmaniye'nin günlük hayatındaki gerçeklikle bağdaşmaz.
Osmaniye'de Türk esnaf ile Kürt kökenli esnaf yan yana kepenk açmakta, aynı ekonomik sıkıntılarla mücadele etmektedir.
Çocukları aynı okullarda eğitim görmekte, gençleri aynı iş yerlerinde çalışmakta ve aileleri aynı şehirde ortak bir gelecek kurmaktadır. Depremde de bayramda da düğünde de cenazede de insanlar birbirlerinin kökenini sormadan dayanışmaktadır.
Bu şehrin çarşısında “Türk müşteri” veya “Kürt müşteri” diye bir ayrım yoktur; vatandaş vardır. “Türk esnaf” veya “Kürt esnaf” şeklinde bir mesafe yoktur; komşuluk, hemşehrilik ve alın teri vardır.
PKK'yı Kürt vatandaşlarımızın temsilcisi gibi göstermek, Osmaniye'de yıllardır birlikte yaşayan insanlara da büyük bir haksızlıktır. Çünkü Osmaniye'deki Kürt kökenli vatandaşlarımızın önemli bir bölümü hayatını çalışarak kazanmakta, çocuklarının geleceğini düşünmekte ve Türkiye Cumhuriyeti'nin eşit bir vatandaşı olarak yaşamaktadır. Hiç kimsenin onları bir terör örgütü üzerinden tanımlamaya hakkı yoktur.
Türkiye'nin ihtiyacı, insanları kökenlerine göre ayırmak değil; ortak vatandaşlık ve kardeşlik duygusunu güçlendirmektir. Osmaniye çarşısındaki birliktelik bunun mümkün olduğunu açıkça göstermektedir.
Biz aynı şehrin insanlarıyız. Aynı sokaklarda yürüyor, aynı pazardan alışveriş yapıyor ve aynı geleceği paylaşıyoruz. Türk'üyle, Kürt'üyle ve farklı kökenlerden bütün vatandaşlarıyla Osmaniye bizim ortak evimizdir.
Bu birlikteliği bozacak söylemlerden uzak durmak, Kürt vatandaşlarımızı PKK'dan kesin çizgilerle ayırmak ve hiçbir terör örgütüne bir halk adına konuşma hakkı tanımamak zorundayız. Türkiye'nin geleceği ayrışmada değil; hukuk, adalet, kardeşlik ve ortak millet iradesindedir.