Son günlerde dünya jeopolitiği, kısa süre önce Latin Amerika’nın kalbinde yaşanan gelişmelerle sarsıldı.
ABD yönetimi, Venezuelalı devlet yetkililerinin bigâne tereddütlerine rağmen geniş çaplı bir operasyon gerçekleştirdiğini ve Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun ele geçirildiğini duyurdu. Bu, yalnızca bir ülkeye yapılan saldırı değil; uluslararası hukukun ve devlet egemenliğinin temel ilkelerine yönelik açık bir meydan okumadır.
Bu tür askeri müdahalelerin tarihi uzun olmasına rağmen, günümüz bağlamında artık küresel güvenlik mimarisini sarsan bir paradigma değişimine işaret ediyor. ABD’nin amacı barışı sağlamak olabilir mi? Yoksa güç dengesini kendi lehine yeniden kurmak mı? Bu soru, sadece Venezuela bağlamında değil, Ortadoğu’dan Avrupa’ya uzanan geniş bir yelpazede daha da kritik hale geliyor.
ABD’NİN SURİYE’DEN ÇEKİLMESİ VE TÜRKİYE’NİN GÜVENLİK ENDİŞELERİ
The Washington Post'un haberine göre:
"ABD, 2025’te Suriye’den kısmi çekilmeye başlanacağını duyurdu."
Kısmi çekilme kararı, yeni Suriye yönetiminin kuruluşuyla ilişkili olsa da, bunun arka planında Washington’un bölgesel öncelikleri ve maliyet–fayda analizleri yatıyor.
Ancak çekilme kararı Türkiye’nin çıkarlarıyla doğrudan çelişiyor. Ankara, PKK ve onun Suriye kolu PYD/YPG’yi milli güvenliği açısından açık bir tehdit olarak görüyor. PYD/YPG’nin ABD tarafından Suriye Demokratik Güçleri (SDF) çatısı altında desteklenmesi, Türkiye ile Washington arasında bugüne kadar çözülemeyen temel bir gerginlik kaynağı oldu.
Bu ilişkiler sadece iki ülkeyi değil, bölgenin tüm güvenlik denklemine nüfuz ediyor. Washington’un stratejik tercihlerinin, Türkiye’nin sınır güvenliğini tehlikeye atması, yalnızca askeri operasyonlarda değil, siyasi güven bunalımlarında da kendini hissettirdi. Bu nedenle Ankara, Suriye’de gücün yeniden dengelenmesi için çok taraflı çözümler peşinde koşuyor.
İRAN ALGISI: BİR SONRAKİ KÖR NOKTA MI?
Bazı analizler, ABD’nin yalnızca Latin Amerika’da değil, İran’a karşı da daha agresif bir tutum alabileceğini işaret ediyor. Bunun yalnızca ideolojik bir hamle olmadığını gösteren birkaç veri var: ABD Hazine Bakanlığı, İran ile Venezuela arasındaki askeri teknoloji ve insansız hava aracı (SİHA/dron) ticaretini hedef alan yeni yaptırımlar açıkladı.
Bu durum, İran’ın küresel askeri-stratejik faaliyetleri ile Washington arasındaki gerginliği daha derin bir seviyeye taşıyor. Bu gerginlik, Türkiye gibi bölge aktörlerini dolaylı olarak etkiliyor çünkü İran bölgesel güç projelerinde Türkiye’nin çıkarlarıyla zaman zaman çakışıyor veya rekabet ediyor.
PJAK ve İran’ın Kürt politikası, bu karmaşık denklemde Türkiye’yi doğrudan ilgilendiriyor. PJAK’ın İran’daki faaliyetleri uzun süredir Tahran tarafından dışarıdan destekli bir unsura dönüştüğü iddia ediliyor; İran ve Türkiye zaman zaman ortak güvenlik mekanizmalarıyla bu tehdide karşı adımlar atıyorlar.
Bu, Türkiye için yalnızca bir terör tehdidi meselesi değil; aynı zamanda bölgesel güç rekabetinin en somut tezahürlerinden biri.
Türkiye’nin Jeopolitik Düğüm Noktası
Türkiye, hem NATO üyesi hem de bölgenin en kritik coğrafi kavşaklarından birinde yer alıyor. Bu sebeple Washington’un politikaları doğrudan Ankara’nın ulusal güvenlik stratejisine yansıyor. Washington’un PKK/PYD ile ilişkisi, Türkiye’nin NATO içerisindeki güvenilirliği ve stratejik denge arayışını zorlaştırıyor. Bunun ardında yatan sebepler, sadece izafi güvenlik endişeleri değil; Washington’un bölgesel ittifak stratejisinin parçalanmışlığıdır.
Öte yandan Türkiye, İran’la terörle mücadele alanında pragmatik işbirliklerine girişiyor. Bu, sadece PKK/PJAK tehdidine karşı ortak çıkarların arayışından değil, bölgesel istikrarı korumaya yönelik daha geniş bir siyasetin yansıması olarak okunmalı.
Bu tür pragmatizm, klasik müttefiklik paradigmasından sapmayı ve devlet çıkarlarının düzensiz bir jeopolitik ortamda yeniden tanımlanmasını gerektiriyor. Türkiye’nin stratejik tercihleri, askeri kuvvet veya bölgesel nüfuzdan ziyade diplomatik çevikliğe dayanıyor.
BİR SONRAKİ SAFHA: TÜRKİYE HEDEFTE Mİ?
ABD’nin küresel stratejisinin bir sonraki hedefinin Türkiye olup olmadığı tartışması, salt bir komplo teorisi değil; mevcut jeopolitik risklerin mantıksal bir sonucudur. ABD’nin Venezuela’ya saldırısı gibi aktif güç kullanımı, Soğuk Savaş sonrası paradigmanın çöküşünü simgeliyor. Eğer Washington, İran’a karşı doğrudan müdahale seçeneğini gündemine alırsa, bu yalnızca Ortadoğu’daki güç dengesini değiştirmekle kalmayacak; NATO müttefikleri arasında derin güvensizlik yaratacaktır.
Türkiye’nin bu bağlamda durduğu yer kritik: hem uluslararası sistemin parçası hem de kendi jeopolitik çıkarlarını savunan özerk bir aktör olarak. Bu ikili rol, yalnızca Türkiye’ye özgü değil; bugün güçlü devletlerin giderek daha fazla maruz kaldığı bir stratejik paradokstur.
SOĞUK BİR REALİTENİN TASDİKİ
Bir köşe yazısı için belki fazla ciddi ve analitik gelebilir, ama bugün dünya siyasetini anlamak için artık romantik idealler değil, stratejik çıkarlar ve güç dengeleri konuşuluyor. ABD’nin Venezuela hamlesi, İran’a yönelik yaptırımlar, Suriye’den çekilme ve Türkiye’nin güvenlik politikaları, yalnızca bölgesel meseleler değildir; uluslararası sistemin yeniden tanımlanma sürecinin en somut tezahürleridir.
Günümüz dünya siyaseti, bir domino gibi ilerliyor: Bir taş devrilirse, arkasındaki diğer taşlar da kaçınılmaz olarak etkilenir. Venezuela, İran tartışmaları ve Türkiye’nin güvenlik stratejileri, bu domino etkisinin en çarpıcı örnekleridir.