Allah inancı insanda fıtrî (yaratılıştan) olduğu için, normal şartlarda çevreden olumsuz bir şekilde etkilenmemiş bir kişinin Allah'ın varlığını ve birliğini ruhen ve zihnen kavrayabilecek şekilde kulun yaratıldığı Kur’an-ı Kerim’de zikredilmektedir.

Allah inancı insanda fıtrî (yaratılıştan) olduğu için, normal şartlarda çevreden olumsuz bir şekilde etkilenmemiş bir kişinin Allah'ın varlığını ve birliğini ruhen ve zihnen kavrayabilecek şekilde kulun yaratıldığı Kur’an-ı Kerim’de zikredilmektedir.

“ Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.”( Rum Suresi, 30. ayet )

Bu sebeple Kur'ân-ı Kerîm'de Allah Teâlâ'dan bahseden âyetlerin çoğu, O'nun sıfatlarını konu edinmektedir. Bu âyetlerde özellikle tevhid inancı üzerinde durularak Allah'ın ortağı ve benzeri olmadığı ısrarla vurgulanmaktadır. Allah'ın var oluşu konusu, Kur'an'da selim yaratılışı bozulmamış insan için bilinmesi tabii, zorunlu ve apaçık bir gerçek olarak zikredilmektedir.

İnsan zihni, var olduğu ilk andan itibaren çevresini anlamlandırma, gözlemlediği düzenin arkasındaki nedeni çözme ve varoluşuna bir gaye yükleme eğilimindedir. Bu anlam arayışının merkezinde yer alan en güçlü kavramlardan biri "Allah inancı"dır. İnsanın anlam arayışındaki zihnindeki Allah inancı; yalnızca dogmatik bir kabulleniş veya kültürel bir aktarım değil; insanın bilişsel yapısı, psikolojik ihtiyaçları ve varoluşsal sorgulamalarıyla doğrudan temas eden çok boyutlu bir olgudur.
Zihnimizdeki Allah inancında; insana dair her şeyin bir psikolojik yansıması vardır. Sevmenin, üzülmenin, heyecanın, sinirin… vb Aynı şekilde inanmanın da bir psikolojisi bulunmaktadır. Bir yaratıcıya inanmak, tapmak da bu psikolojinin bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bizler duygulara sahip canlılar olarak çaresiz kaldığımız durumlarda bu çaresizliğimizi gidermek için doğal olarak kendimizi teselli ederiz ya da buna bir çözüm bulmaya çalışırız.
Bilişsel Açıdan Yaratıcı Düşüncesi,
​modern din psikolojisi ve bilişsel bilim araştırmaları, insan zihninin aşırı soyut kavramları kavrarken somut zihinsel modeller (şemalar) oluşturduğunu göstermektedir. Birey, "Allah" kavramını zihninde yapılandırırken hem aşkın (her şeyin ötesinde, zamandan ve mekândan münezzeh) hem de içkin (her an yakın olan, duayı işiten, koruyan) nitelikleri bir arada taşımaktadır. Örneğin Türkiye'deki Müslümanlar sıkıntıya düştüklerinde "Allah yardımcımız olsun, Allah büyüktür" ya da haksızlığa uğradıklarında "Allah onların cezasını ahirette verir, yanına kalmaz bu yaptığı" gibi teselli verici cümleler sarf etmektedirler. Bu tarz teselliler kişinin zihnini rahatlattığı için yaratıcıya olan iman da dolaylı olarak insanı rahatlatır belki de mutlu eder. Ayrıca Müslüman kişinin psikolojisinde Allah, mutlak doğru, üstün adalet ve sevgiye sahip, yüce bağışlayan gibi özellikleri ile gerçek adaleti sağlayan üstün bir varlık olarak görülmektedir. Allah'ın inanılmaz, kudretli bir güç oluşu ve onun sevgisine, adaletine, kudretine sığınmak kişinin psikolojisinde bir rahatlama sağlamaktadır. Bu rahatlama hissi kimyasal tepkimelerle de ölçülebilmektedir. ABD'de Utah Üniversite'nden bilim insanları dindar Mormonlar üzerinde yaptıkları araştırmalarda ayin (ya da dua) sırasında kişinin ilahi değerlerle buluşma arzusunu ortaya koymasıyla kişinin beyninde serotonin salgılandığını ispatlamaktadır. Yine Nöropsikiyatrist Micheal McGuire “God's Brain “ isimli kitabında "Beyin, dini ve onun çeşitli Tanrı kavramlarını yaratır ve daha sonra, doğuştan gelen nörolojik ve ilişkili sosyal ihtiyaçları karşılamak için dinden beslenir." diyor. Burada ihtiyaçlardan kasıt mutlu hissetme, teselli, ait olma duygularını ifade edebiliriz. İşte haksızlıklar karşısında savunmasız kalan, belki de psikolojik travma geçiren kişi gerçek adaletin Allah'ın huzurunda olacağını umarak zihnini rahatlatmakta ve bir bakıma kendisine bir terapi uygulamaktadır. Canımızı sıkan, mutsuz eden, sinirlendiren problemler karşısında kimsenin bizi duymadığı anda bile bizden haberdar olan bir yaratıcının varlığı ve asla bizi yalnız bırakmayacağı düşüncesi, ruhumuzda bir rahatlama sağlayacaktır. Elbette sakin bir şekilde bizi üzen bu probleme neyin sebep olduğunu düşünmek, çözülebilecek bir şey olup olmadığına karar vermek, çözülebilecek bir şey var ise tek başımıza ya da çevremizden yardım isteyerek sonuca ulaşmak daha kolay olacaktır.
Varoluşsal Kaygının Çözümü: "Ben kimim?", "Nereden geldim?" ve "Nereye gidiyorum?" soruları, zihni en çok meşgul eden varoluşsal sorulardandır. Zihindeki inanç, bu sorulara kozmik bir çerçevede yanıt vererek insana evrende tesadüfi bir varlık olmadığını, bir amaca hizmet ettiğini hatırlatmaktadır.

Zihin, doğası gereği nedensellik ilkesiyle çalışır. Evrendeki hassas dengeyi, canlılığın karmaşıklığını ve yaşamın düzenini gözlemleyen zihinsel mekanizma, bu tabloyu tesadüfle açıklamakta zorlanmaktadır bu sebeple doğal bir "tasarımcı" veya "İlk Neden" arayışına girmektedir. Dolayısıyla zihindeki Allah fikri, bilişsel düzeyde düzeni arayan zihnin en tutarlı sığınağı haline gelmektedir.
​Psikolojik ve Varoluşsal Boyut: Güven ve Anlam

​Zihindeki Allah inancı, bireyin iç dünyasında iki temel duygusal ihtiyaca yanıt vermektedir:
1-Belirsizliklerle başa çıkma ve anlam bulma.
​2-Sığınma ve Dayanma Noktası.
Hayatın getirdiği krizler, kayıplar ve belirsizlikler karşısında zihin, sınırlı gücünün ötesinde mutlak bir güce sığınma ihtiyacı hissetmektedir. Zihinde canlı tutulan Allah inancı, bireye yalnız olmadığını, yaşadığı acıların bir sonu ve anlamı olduğunu hissettirerek psikolojik bir dayanma gücü (rezilyans) sağlamaktadır.

Zihindeki İnanç Tasavvurunun Bireye Etkisi ise her bireyin zihnindeki Allah tasavvuru aynı değildir; bu tasavvur büyük oranda kişinin yetiştiği aile, aldığı eğitim, yaşadığı tecrübeler ve kişisel psikolojisiyle şekillenmektedir.
​Cezalandırıcı/Korku Odaklı Tasavvur ise eğer zihin, Yaratıcı'yı yalnızca kural koyan ve sürekli cezalandıran bir güç olarak kodlamışsa, bu durum bireyde kaygı, suçluluk hissi ve katı bir dindarlık biçimi üretebilmektedir.

​Şefkat ve Sevgiyi Merkeze Alan Tasavvur ise zihindeki Allah algısında bağışlayıcılık, rahmet ve adalet üzerine kurulduğunda; bireyin özsaygısı güçlenmekte,çevresine karşı merhamet duygusu gelişmekte ve içsel bir huzur ortamı doğmaktadır.
​
Zihnimizdeki Allah inancı; soyut bir düşünceden ibaret kalmayıp insanın tutumlarını, ahlaki tercihlerini ve hayata bakış açısını doğrudan yöneten dinamik bir zihinsel süreci kapsamaktadır. İnsan, zihninde inşa ettiği Yaratıcı fikri sayesinde evrenin sonsuzluğu içinde kaybolmaktan kurtulmaktadır. Hem kendi iç dünyasında bir denge kurmakta hem de varoluşuna köklü bir anlam kazandırmaktadır.

“ Her doğan, İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhârî, Cenâiz 92; Ebû Dâvut, Sünne 17; Tirmizî, Kader 5.)
Evet, her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar; fakat anne-baba, arkadaş, muhit, toplum ve okul gibi dış tesirlerle, bunları lehinde veya aleyhinde değerlendirecek olan irade, fıtrata müspet veya menfi yönde müdahalede bulunur ve yeni bir kişilik kazandırır.