İnsan hakkında hüküm vermek kolaydır. Bir başkasının davranışını uzaktan izlemek, onun bir yanlışını büyütmek, birkaç cümlesinden karakterine dair kesin sonuçlar çıkarmak çoğu zaman bize kendimizi daha iyi hissettirir.

Çünkü insan, başkasının kusurunu gördüğünde kendi eksikliklerini bir süreliğine unutabilir.
Belki de bu yüzden en katı ahlak teorilerini savunanların, insanın gerçek hayattaki zaaflarını görmezden gelme eğilimi vardır. Oysa hayat, teorilerin sevmediği kadar karmaşıktır. İnsan bazen söylediğiyle yaptığı arasında kalır. Bazen doğruyu bildiği hâlde yanlış karar verir. Bazen cesaretli görünürken korkar, bazen güçlü olduğunu söylerken içinden sessizce yardım ister.
Ve bütün bunlar bizi daha az insan yapmaz.
Tam tersine, insanı anlamaya başladığımız yer çoğu zaman çelişkilerimizin başladığı yerdir.
Bir öğrencinin sessizliği
Geçtiğimiz yıllarda bir öğrencinin karşısında oturduğumu hatırlıyorum. Ders başarısı düşmüştü. Ailesi onun daha fazla çalışmasını istiyor, öğrenci ise her konuşmada biraz daha içine kapanıyordu.
Masaya oturduğunda önünde kitapları vardı ama zihni başka yerdeydi.
Ailesi onun için “Çalışmak istemiyor.” diyordu.
Öğrenci ise “Çalışıyorum ama olmuyor.” diyordu.
İki taraf da kendi açısından haklıydı.
Fakat ortada görünmeyen bir gerçek vardı:
Çocuk başarısızlıktan değil, başarısız olduğuna inanmaktan yorulmuştu.
Ona yeni bir program vermek kolaydı. Daha fazla soru çözmesini söylemek de kolaydı. Telefonunu bırakmasını, daha erken kalkmasını, daha uzun süre masada oturmasını istemek de...
Fakat bazen insanın ihtiyacı yeni bir emir değil, kendisini anlayan bir sestir.
“Seni anlıyorum.”
“Sana güveniyorum.”
“Sadece seninle bu süreci beraber yönetelim.”
Bu cümlelerden sonra öğrencinin hayatı bir gecede değişmedi.
Ama bakışı değişti.
Bazen insanın hayatında ilk değişmesi gereken şey çalışma programı değil, kendisi hakkında kurduğu cümledir.
Hayat, kusursuz insanlardan oluşmuyor
Nietzsche’nin düşüncesinde insanı rahatsız eden ama aynı zamanda düşündüren önemli bir damar vardır: İnsan kendisini hazır kalıpların içine hapsettiğinde kendi oluş sürecinden uzaklaşır.
Çünkü insan tamamlanmış bir varlık değildir.
İnsan oluş hâlindedir.
Bugün verdiği karar yarın değişebilir. Dün savunduğu düşünceyi bugün sorgulayabilir. Bir zamanlar güçlü olduğu konuda bugün tökezleyebilir.
Bunu kabul etmek zayıflık değildir.
Asıl tehlike, insanın kendisini hiç yanılmayan biri olarak görmesidir.
Bir baba düşünelim.
Çocuğunun sınav sonucunu eline alıyor. Beklediğinden düşük bir puan...
İlk cümlesi:
“Ben sana kaç kere çalış dedim?”
Belki doğru söylüyor.
Ama o cümle çocuğun ihtiyacı olan şey olmayabilir.
Çünkü çocuk zaten puanın düşük olduğunu biliyor.
Belki de o anda duyması gereken:
“Gel, nerede zorlandığını birlikte anlayalım.”
cümlesidir.
Aradaki fark küçüktür ama sonuçları büyüktür.
İlki çocuğu savunmaya iter.
İkincisi çocuğu düşünmeye davet eder.
Bir annenin mutfakta söylediği cümle
Başka bir gün bir annenin çocuğuna şöyle söylediğine şahit oldum:
“Senin yaşındayken biz ders çalışmak için imkân bulamıyorduk.”
Bu cümlenin arkasında sevgi vardı.
Fedakârlık vardı.
Bir anne olarak çocuğunun geleceğini düşünmek vardı.
Ama çocuk bu cümleyi başka türlü duyabiliyordu:
“Sen kıymet bilmiyorsun.”
İşte hayatın en büyük iletişim problemlerinden biri burada başlıyor.
Niyet ile etki aynı şey değildir.
Anne iyi niyetle konuşabilir.
Baba iyi niyetle uyarabilir.
Öğretmen öğrencisinin iyiliğini düşünebilir.
Koç öğrencisinin başarısını isteyebilir.
Fakat iyi niyet, doğru iletişim kurulmadığında bazen karşı tarafta baskı olarak hissedilebilir.
İnsanı anlamak, sadece ne söylediğini değil, söylediğimiz şeyin karşı tarafta neye dönüştüğünü de düşünmektir.
Kendimize karşı ne kadar dürüstüz?
İnsanların başkalarını yargılarken kullandıkları ölçüler ile kendilerini değerlendirirken kullandıkları ölçüler çoğu zaman aynı değildir.
Başkasının hatasına “karaktersizlik” deriz.
Kendi hatamıza “şartlar böyleydi” deriz.
Başkasının gecikmesine “sorumsuzluk” deriz.
Kendi gecikmemize “yoğunluk” deriz.
Başkasının vazgeçmesine “iradesizlik” deriz.
Kendi vazgeçişimize “artık zamanı değildi” açıklamasını getiririz.
İşte insanın kendisiyle karşılaşması tam burada başlar.
Başkalarının hayatına tuttuğumuz merceği biraz da kendimize çevirdiğimizde...
Belki daha az hüküm veririz.
Daha çok anlarız.
En katı teoriler hayatın karşısında sınanır
Bir insanın ahlakını, karakterini veya değerini yalnızca söylediği sözlerden anlamaya çalışmak eksik bir bakıştır.
İnsanı asıl anlatan, zor zamanlarda verdiği tepkilerdir.
Kaybettiğinde nasıl davrandığı...
Güç eline geçtiğinde başkasına nasıl davrandığı...
Yanlış yaptığında özür dileyip dilemediği...
Kendisinden daha zayıf gördüğü birine nasıl konuştuğu...
Kimse görmezken ne yaptığı...
Belki de insanın gerçek portresi burada ortaya çıkar.
Çünkü hayat, herkesin kendisini iyi gösterdiği bir sahne değildir.
Hayat, rolün bittiği ve insanın kendisiyle kaldığı anlardır.
Nietzsche'nin izini burada sürmek mümkündür: İnsan, başkalarının ona biçtiği kalıplarla değil, kendi içindeki çatışmalarla yüzleşerek kendisini yeniden kurar.
Bu yüzden genç bir insana yalnızca “Ne kadar soru çözdün?” diye sormak yeterli değildir.
Bazen daha önemli sorular vardır:
Bugün kendin hakkında ne öğrendin?
Nerede zorlandın?
Neden vazgeçmek istedin?
Neyi daha iyi yapabilirsin?
Kendine güvenmeni engelleyen şey ne?
Çünkü eğitim yalnızca doğru cevabı bulma işi değildir.
Biraz da kendi yanlışlarımızı fark edebilme cesaretidir.
İnsan, değişebilen bir hikâyedir
Bir öğrencinin bugün başarısız olması, yarın da başarısız olacağı anlamına gelmez.
Bir insanın bugün hata yapması, onun ömür boyu hatalı bir insan olduğu anlamına gelmez.
Bir çocuğun bugün ders çalışmakta zorlanması, onun tembel olduğu anlamına gelmez.
Ve bir insanın geçmişte yanlış kararlar vermiş olması, gelecekte doğru kararlar veremeyeceği anlamına hiç gelmez.
İnsanın en büyük imkânı belki de budur:
Değişebilmek.
Kendini yeniden kurabilmek.
Yanlışını fark edip başka bir yol deneyebilmek.
Nietzsche'nin düşüncesinden bugüne kalan güçlü izlerden biri de burada okunabilir: İnsan, hazır bir sonuç değil; sürekli biçimlenen bir yolculuktur.
Bu nedenle çocuklarımızı, öğrencilerimizi ve birbirimizi yalnızca sonuçlarımızla değerlendirmeyelim.
Bir sınav puanını insanın bütün hikâyesi sanmayalım.
Bir hatayı karakterin tamamına dönüştürmeyelim.
Bir düşüşü son durak kabul etmeyelim.
Çünkü bazen insanın hayatındaki en önemli gelişme, başarılı olduğu gün değil; başarısızlığına rağmen yeniden ayağa kalkmaya karar verdiği gündür.
Ve belki de gerçek ahlak, kusursuz görünmek değil;
kendi kusurlarımızı görmeye cesaret edip daha iyi bir insan olma yolunda yürümektir.
Çünkü insanı teoriler değil, yaşadığı hayat anlatır.
Ve hayatın en güzel tarafı şudur:
Hikâye henüz bitmemiştir.