İnsan sosyal bir varlık olarak ancak ait olduğu toplum içinde kabul gördüğünü, anlaşıldığını, düşünerek, sevildiğini ve sayıldığını hissederek toplumun diğer fertleriyle iletişim halinde, konuşarak dostluk kurarak var olduğu bilincine erebilmektedir.
Bu minvalde Allahu Teala Hucurat Suresi, 13. ayeti kerimesinde şöyle buyurmaktadır: “ Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.”
Allahu teala dünya hayatı için insanı yaratırken her bireyi farklı meziyetlerle süslemiştir. Bu sebeple her insanı ayrı bir görevle vazifelendirmiştir. Genel olarak insanı yeryüzünün halifesi olarak yaratmıştır. Bu sebeple eşrefi mahlukat olarak dünyaya gönderilen insanın görevi ilim ile tekamül etmek ve Allah’aü hakiki kul olmaktır. İnsanın dünya hayatındaki bu görevleri tek başına gerçekleştirebilmesi mümkün olmamaktadır. Rabbimiz insanı sosyal bir varlık olarak toplum içinde yaşayabilecek donanımla yaratılmıştır. Hayatını idame ettirebilmesi için yemesi, içmesi, giyinmesi, barınması, ulaşımı, eğitimi, mükemmelleşmesi, yeni şeyler öğrenmesi, hastalandığında şifa bulması, eğlenmesi gibi ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için bir çok zanaatkara ve yüzlerce yeteneğe ihtiyaç duyulmaktadır. İnsanlarla yardımlaşabilmesi için de sosyalleşmesi gerekmektedir. İnsan neslinin devamı, cinsel ihtiyaçlarının karşılanması için karşı cinsten bir varlığa ihtiyaç duymaktadır. Yani kadın, erkek ve çocuklardan oluşan bir aile kurması gerekmektedir. İnsanın bir rehbere ihtiyacı vardır. Bu sebeple insanlarla iç içe olması gerekmektedir. Çevremizde hiç kimse olmazsa sosyalleşemeyiz. Giyim kuşamımıza dikkat etmemiz, konuşmamız, davranışlarımızda dikkatli ve özenli olmamız toplum içinde olmamızdandır. İnsan ahlaki değerleri, edep ve hayayı, doğruyu ve yanlışı yine toplum içinde sosyalleşerek öğrenmektedir. Eğer tek başımıza yaşasaydık bu değerleri öğrenmemiz mümkün olamazdı. İnsan sosyalleşerek derdini anlatabilmekte problemlerini çözebilmekte ve her türlü sıkıntısından kurtulabilmektedir.
Bu durum, Michael Hardt ve Antonio Negri’nin “kolektif özneleşme” kavramı ile düşünüldüğünde, dertlerin dile gelişi sadece duygusal değil, aynı zamanda politik bir eylem hâline gelmektedir. Çünkü paylaşılan her dert, başkalarının da benzer deneyimlerden geçtiğini görünür kılmakta ve böylece bireyleri yalnızlaştırmak yerine onları ortaklaştırmaktadır. Bu ortaklık da, ağın duygusal dokusunu örmekte ve dayanışmanın zemininin güçlü olmasını sağlamaktadır. İnsan ancak sosyal bir ortamda yani toplum içinde sosyalleşerek bedeni ve ruhsal sağlığını koruyabilmektedir. Aksi takdirde kişi kendisine ruhsal ve fiziksel engeller oluşturmaktadır. Sosyalleşemeyen insanlar zamanla yalnızlaşırlar. Bunun sonucunda depresyon, anksiyete ve bağımlılık gibi ruhsal hastalıklara düçar olup erken ölüm riski ile karşı karşıya kalabilmektedirler.
Sosyalleşmenin öneminden bahsederken dijital ortamdaki sosyalleşmeyi kasdetmiyoruz. Çünkü Geleneksel sosyalleşme yüz yüze etkileşim, ortak fiziksel mekânlar ve temas, dokunma, doğrudan duygusal bağlar üzerinden gerçekleşirken; dijital sosyalleşme sosyal medya, mesajlaşma uygulamaları ve çevrim içi topluluklar aracılığıyla sürdürülmektedir. Bu durumun bireylere bazı avantajlar sağladığı görülmektedir. Mesela; hızlı iletişim, geniş sosyal ağlar ve kendini ifade etme konusunda sıkıntı yaşamaması gibi…. Özellikle coğrafi engellerin ortadan kalkması, farklı kültürlerden insanlarla etkileşim kurulmasını mümkün kılmıştır.
Dijitalleşme, insan yaşamının hemen her alanını dönüştürürken sosyalleşme biçimlerini de köklü bir değişime uğratmıştır. İnternet, sosyal medya platformları ve mobil teknolojiler sayesinde bireyler mekân ve zaman sınırlarını aşarak iletişim kurabilmektedir. Son yıllarda bu dönüşüm, yapay zekâ (YZ) teknolojilerinin günlük hayata entegre olmasıyla daha da derinleşmiştir. Yapay zekâ yalnızca bilgiye erişimi kolaylaştırmakla kalmamış, aynı zamanda insan ilişkilerinin niteliğini, biçimini ve algılanışını da yeniden şekillendirmiştir. Yapay zekâ, dijital sosyalleşmenin merkezinde yer alan algoritmaların temelini oluşturmaktadır. Sosyal medya akışları, öneri sistemleri, sohbet botları ve sanal asistanlar, kullanıcı davranışlarını analiz ederek kişiselleştirilmiş deneyimler sunar. Bu sayede bireyler ilgi alanlarına uygun içeriklere ve insanlara daha kolay ulaşabilmektedir. Toplumun gittikçe iletişim sıkıntısı çekmesine sebebiyet veren dijital platformlarda oluşturulan gerçek olmayan sohbet botları ve yapay zekâ destekli dijital asistanlardır. Bunlar insanlarla etkileşim kurabilen yeni “sosyal aktörler” olarak ortaya çıkmıştır. Bu durum, yalnızlık yaşayan bireyler için destekleyici bir rol oynayabilse de “insan–insan”etkileşiminin yerini kısmen”insan–makine”ilişkilerine bırakması gibi etik ve psikolojik sorunları da beraberinde getirmektedir. Aynı zamanda yapay zekanın duygusal tepkileri taklit edebilmesi gerçek empati ile yapay empati arasındaki sınırların belirsizleşmesine yol açması farklı bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Dijital sosyalleşmede kişisel veriler yapay zekanın analizinden geçtiği için mahremiyet algısı zayıflamaktadır. İnsan ilişkilerinin derinliği, empati ve mahremiyet açısından dikkatle değerlendirilmek zorundadır.
Elbette yapay zeka, etik bir şekilde kullanıldığında sosyal bağları güçlendirebilecek bir araç olabilirken; kontrolsüz ve bilinçsiz kullanım durumunda insani değerleri zayıflatma tehlikesi ile karşılaşmaktayız.
Biz insanlar olarak takamulümüzü tamamlamak için sosyalleşmeli, toplumsal alanlarda aktif rol almalıyız. İletişim araçlarını ve sosyal ağları kullanırken faydalı olan kısmını alıp zarar vereceğini düşündüğümüz yönlerinden kaçınmalı ve tedbirlerimizi almalıyız. Maddi ve manevi sağlığımızı korumamız ancak böyle mümkün olacaktır.