İnsan, dünya hayatına gözlerini açtığı andan itibaren bir yolculuğa başlar. Bu yolculukta sevinçler, üzüntüler, kazançlar, kayıplar ve türlü imtihanlar vardır.
Kimi zaman dünyanın telaşına kapılır, sonsuza dek burada kalacakmış gibi yaşarız. Oysa dünya hayatı, sonsuzluğun yanında yalnızca kısa bir duraktır. Asıl hayat ise ölümle birlikte başlayan ve ebediyete uzanan ahiret hayatıdır.
Ölüm, bir son mu yoksa yeni bir başlangıç mıdır? İslam inancına göre ölüm, insanın varlığının tamamen sona ermesi değil, dünya hayatından ahiret hayatına geçişidir. Kur’an-ı Kerim’de, “Her can ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 185) buyrularak ölümün kaçınılmaz bir gerçek olduğu hatırlatılır. Bu gerçek, insanı korkuya sürüklemekten ziyade hayatın anlamı üzerine düşünmeye davet eder.
Dünya hayatında sahip olduğumuz mal, makam, güzellik ve şöhret zamanla geride kalır. İnsan bu dünyadan ayrılırken yanında biriktirdiği maddi zenginlikleri değil, hayatı boyunca yaptığı iyilikleri, taşıdığı niyeti ve bıraktığı güzel izleri götürür. Bir gönlü kazanmak, bir yetimin yüzünü güldürmek, ihtiyaç sahibine yardım etmek ve kimse görmediğinde bile doğru olanı seçmek, insanın hayatına anlam katan davranışlardır. Çünkü dünya, ahiret için bir hazırlık yeri; insanın seçimleri ise bu yolculuğun en önemli parçalarındandır. Tasavvuf büyükleri, insanın dünyayla ilişkisini anlatırken dünyanın bir misafirhane olduğunu sık sık hatırlatmışlardır. Misafir, konakladığı yerde kendisine ait olmayan şeyleri sonsuza dek saklayamayacağını bilir. İnsan da malını, makamını, güzelliğini ve bedenini kendisine verilmiş emanetler olarak görmeyi öğrendiğinde dünyanın geçiciliğini daha derinden kavrar.
Nitekim Hz. Peygamber'in (s.a.v.) şu hadisi, dünya hayatının mahiyetini çok güzel anlatır:
“Dünyada bir garip veya bir yolcu gibi ol.” (Buhârî, Rikāk, 3)
Bir yolcu, mola verdiği yeri ebedî yurdu sanmaz. Yoluna devam edeceğini bilir ve hazırlığını ona göre yapar. Mümin de dünya nimetlerinden faydalanırken kalbini yalnızca onlara bağlamaz. Çünkü bilir ki bir gün evler, eşyalar, makamlar ve insanlar geride kalacak; insan, Rabbi'nin huzuruna kendi amelleriyle çıkacaktır.
Ebedî hayatın başlangıcını düşünmek, yalnızca ölümden sonrasını merak etmek değildir. Aynı zamanda bugün nasıl yaşadığımızı sorgulamaktır. Kalp kırmadan konuşabiliyor muyuz? Bize emanet edilen zamanı doğru kullanabiliyor muyuz? Hatalarımızı fark ettiğimizde tövbe edip yeniden başlayabiliyor muyuz? İnsan, bu soruları kendisine sorduğunda dünyanın geçiciliğini daha iyi anlar ve kalıcı olan değerlere yönelir.
İslam inancında ölümden sonra kabir hayatı, yeniden diriliş, hesap günü ve ahiret hayatı vardır. İnsan, dünyada yaptıklarının karşılığını göreceği bir yolculuğa hazırlanır. Ancak ahiret hakkında düşünmek, Allah’ın rahmetinden ümit kesmek anlamına gelmez. Aksine insan, hem sorumluluk bilinciyle yaşamalı hem de Allah’ın merhametine ve bağışlamasına umut bağlamalıdır. Korku ile umut (havf ve reca) arasındaki bu denge, insanın kendisini geliştirmesine ve iyiliğe yönelmesine yardımcı olur.
Belki de ebedî hayatı anlamanın en önemli yollarından biri, dünyaya daha bilinçli bakmaktır. Sevdiklerimizin kıymetini bilmek, zamanı boşa harcamamak, kul hakkından sakınmak ve iyiliği ertelememek gerekir. Çünkü yarının garantisi yoktur. Bugün söyleyebileceğimiz güzel bir söz, yapabileceğimiz bir iyilik veya telafi edebileceğimiz bir hata için en doğru zaman, henüz fırsatımız varken yaşadığımız andır.
Tasavvuf geleneğinde Hasan-ı Basrî'ye nispet edilen meşhur bir öğüt anlatılır. Bu anlatımda insanın hayatı üç günle tasvir edilir: Dün, bugün ve yarın.
Dün, geçip gitmiştir; artık onu geri getirmek mümkün değildir. Yarın ise henüz gelmemiştir; ona ulaşıp ulaşamayacağımızı bilemeyiz. İnsanın elinde yalnızca bugün vardır.
Ahiret hazırlığı yalnızca büyük ibadetlerden ibaret değildir. Bazen bir insanın gözyaşını silmek, bazen haksızlık karşısında adaletten yana olmak, bazen öfkemize rağmen kötü bir söz söylememek de kulluğun güzel tezahürlerindendir.
İnsan, her gün kendi kalbine dönüp bakmalıdır. İçinde büyüttüğü kinleri azaltabiliyor mu? Başkasının mutluluğuna sevinebiliyor mu? Hata yaptığında özür dileyebiliyor mu? Sahip oldukları için şükrediyor mu? Allah'ın rahmetinden ümit kesmeden kendisini düzeltmeye çalışıyor mu?
Çünkü ebedî hayata hazırlık, yalnızca ölüm anında hatırlanacak bir mesele değildir. Bu hazırlık, hayatın tam ortasında, gündelik seçimlerimizin içinde sürer.
Bir sadaka, bir dua, samimi bir tövbe, helalinden kazanılmış bir lokma ve gönülden yapılmış bir iyilik… İnsan bunları küçük görebilir; ancak hiçbir iyiliğin değersiz olmadığını unutmamalıdır. Kur'an-ı Kerim'de zerre kadar iyilik yapanın onun karşılığını göreceği bildirilir (Zilzâl, 7-8).
İşte bu yüzden mümin, iyilik için büyük fırsatlar beklemez. Elinden ne geliyorsa onu yapar ve karşılığını Allah'tan umar.
Ebedî hayatın başlangıcı, insanın dünya yolculuğunun sona erdiği ve ahiret yolculuğunun başladığı hakikatiyle anlam kazanır. Bu hakikat, bize hayatın geçici olduğunu hatırlatırken aynı zamanda onu en güzel şekilde değerlendirme sorumluluğu yükler.
Bir gün hepimiz bu dünyaya veda edeceğiz. Adımızı taşıyan eşyalar, biriktirdiğimiz servetler ve kurduğumuz nice planlar burada kalacak. Fakat imanımız, niyetimiz ve Allah'ın izniyle yaptığımız hayırlar, kulluk yolculuğumuzun anlamını oluşturacak.
Öyleyse ölümden korkup hakikatten kaçmak yerine, onu hayatın bir gerçeği olarak kabul etmek gerekir. Ebedî hayatı düşünen insan, bugünü daha dikkatli yaşar; sevgisini ifade etmekten çekinmez, tövbeyi ertelemez, kul hakkından sakınır ve iyiliği kendisine yol edinir.
Belki de insanın kendisine sorabileceği en derin soru şudur: Ben bu dünyadan ayrıldığımda Rabbimin huzuruna nasıl bir kalple çıkmak istiyorum?
Bu sorunun cevabı, yarın yapacaklarımızda değil, bugün seçtiklerimizde saklıdır. Çünkü sonsuzluğa uzanan yol, her zaman büyük adımlarla başlamaz; bazen içten bir tövbeyle, sessizce edilen bir duayla veya kimsenin bilmediği küçük bir iyilikle başlar.
Dünya bir misafirhane, ömür bir emanet, ölüm bir geçiş ve ahiret ebedî bir yurttur. İnsan bu hakikati kalbine yerleştirdiğinde, dünyanın geçici ışıkları arasında kaybolmak yerine sonsuzluğun aydınlığına yönelmeyi öğrenir.
Ebedi hayatın başlangıcı, insana hem dünyanın geçiciliğini hem de yaşamın sorumluluğunu hatırlatır. Ölüm, dünya yolculuğunun sonu olsa da İslam inancına göre ahirete açılan bir kapıdır. Önemli olan, bu kapıdan geçeceğimiz gerçeğini unutmadan yaşamak; kalbimizi iyilikle, hayatımızı güzel amellerle ve ruhumuzu umutla beslemektir. Çünkü insanın ardında bıraktığı en değerli miras, sahip olduğu şeyler değil, dokunduğu hayatlar ve yaptığı iyiliklerdir. Dünya kısa, ahiret ise ebedîdir. Bu nedenle asıl mesele yalnızca ne kadar yaşadığımız değil, bize verilen ömrü nasıl değerlendirdiğimizdi.
“Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra ancak bize döndürüleceksiniz.” (Ankebût, 57)
İnsan, dünyaya gözlerini açtığında kendisini uzun bir yolculuğun içinde bulur. Bu yolculukta kimi zaman dünyanın güzelliklerine hayran kalır, kimi zaman acılarla olgunlaşır, kimi zaman da sahip olduklarını kaybetmemek için büyük bir telaşa kapılır. Oysa insanın dünya serüveni, sonsuzluk denizine bırakılmış kısa bir damla gibidir. Her doğan gün, bizi farkında olsak da olmasak da ebedî hayata biraz daha yaklaştırır.
Ölüm, çoğu insanın düşünmekten kaçındığı bir hakikattir. Çünkü insan sevdiğinden ayrılmaktan, alıştığı dünyayı geride bırakmaktan ve bilinmeyene yürümekten korkar. Fakat iman penceresinden bakıldığında ölüm, yok oluş değil; bir âlemden başka bir âleme geçiştir. Dünya, insanın ebedî yurduna hazırlanmak için misafir edildiği bir konaktır. Bu konakta geçirilen zaman sınırlıdır; asıl yolculuk ise ölümle birlikte yeni öğrendiğinde dünyanın geçiciliğini daha derinden hisseder.
Dünyanın faniliğini anlamak, hayattan vazgeçmek değildir. Aksine hayatın her anına daha fazla anlam yüklemektir. Bir gönlü hoşnut etmek, bir yetimin başını okşamak, anne babanın duasını almak, affedebilmek ve kimsenin görmediği bir iyiliği sırf Allah rızası için yapmak… Bunlar, geçici bir ömrü ebedî bir kazanca dönüştürebilecek güzelliklerdir.
Ebedi hayatın hazırlığının neden ertelenmemesi gerekmektedir. İnsan bazen tövbesini yarına, iyiliğini başka bir güne, gönül almayı daha uygun bir zamana bırakır. Oysa ömür, insana verilmiş ve her anı azalan bir emanettir.
Dün yaptığımız hataları değiştiremeyiz; fakat onlardan ders çıkarabiliriz. Yarın ne olacağını bilemeyiz; fakat bugünü iyilikle değerlendirebiliriz. Belki de insanın ahiret yolculuğunda atabileceği en kıymetli adım, bugün kalbini Allah'a yöneltmesi ve hayırlı bir başlangıç yapmasıdır.
Tasavvuf tarihinin önemli isimlerinden Râbia el-Adeviyye, Allah sevgisini merkeze alan anlayışıyla tanınır. Ona atfedilen meşhur bir anlatıda, cennet arzusu ve cehennem korkusunun ötesinde, Allah'a duyulan samimi sevginin önemi vurgulanır.
İnsan yalnızca ödül elde etmek veya cezadan kurtulmak için değil, Rabbini tanıdığı, O'na inandığı ve O'nu sevdiği için de kulluk etmelidir.
Ebedî hayatı düşünürken asıl mesele yalnızca cennetin nimetlerini hayal etmek veya cehennemden korkmak değildir. Aynı zamanda insanın kalbinde nasıl bir bağ taşıdığıdır. Namazda huzuru aramak, duada içtenlikle Rabbine yönelmek, günah işlediğinde pişmanlık duymak ve her defasında yeniden doğrulmaya çalışmak bu bağın işaretlerindendir.
Allah sevgisi, insanı merhamete yaklaştırır. Kalbi Allah'a yönelen kişi, O'nun kullarına karşı da daha adaletli, daha şefkatli ve daha anlayışlı olmaya gayret eder. Çünkü gerçek maneviyat, yalnızca sözlerde değil, insanın davranışlarında da görünür.
İnsan öldüğünde dünya hayatı sona erer; İslam inancına göre kabir hayatı başlar. Dünya ile ahiret arasındaki bu geçiş, insana hayatın ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatır. Bir zamanlar hayaller kuran, yarınlar için planlar yapan, sevdikleriyle konuşan insanın dünya hayatı tamamlanır. Ardında bıraktığı insanlar ise onun için dua eder, hatıralarını yaşatır.
İşte bu noktada insanın kendisine sorması gereken önemli bir soru vardır: Eğer bugün son günüm olsaydı, hangi sözümü geri almak isterdim? Kimin gönlünü almayı ertelerdim? Hangi iyiliği yapmadığım için üzülürdüm?
Bu sorular, insanı karamsarlığa değil, uyanışa çağırmalıdır. Çünkü yaşadığımız her yeni gün, hatalarımızdan dönmek ve hayırlı işler yapmak için bir fırsattır. Tövbe kapısı açıkken ümitsizliğe düşmemek, kul hakkına dikkat etmek, helal ve harama özen göstermek, iyiliği ertelememek gerekmektedir.
İnsan, her gün kendi kalbine dönüp bakmalıdır. İçinde büyüttüğü kinleri azaltabiliyor mu? Başkasının mutluluğuna sevinebiliyor mu? Hata yaptığında özür dileyebiliyor mu? Sahip oldukları için şükrediyor mu? Allah'ın rahmetinden ümit kesmeden kendisini düzeltmeye çalışıyor mu?
Kabir ve ahiret düşüncesi, insanın kalbini taşlaştırmak için değil; onu gafletten uyandırmak içindir. Ölümü hatırlayan insan, sevdiklerine daha güzel davranmayı, sözlerini daha dikkatli seçmeyi ve elindeki nimetlerin kıymetini bilmeyi öğrenebilir.
Rabbimiz bizlere dünyada iyilikle yaşamayı, ölümü imanla karşılamayı, kabir hayatında rahmetine erişmeyi ve ebedî yurtta rızasına kavuşmayı nasip eylesin. Âmin.
İlahiyatçı / Yazar
Sosyolog / Aile danışmanı
Mürvet YAZICI KAZGI