İnsan varlıklar içerisinde yaratılan en şerefli ve gelişme kabiliyeti olan bir varlıktır. İnsanın hayatı adeta bir kemal yolculuğudur. İnsan diğer canlılar arasında mükemmeli arayan bir varlık oluşuyla temayüz eder. O akıllı, irade sahibi ve tekâmüle elverişli bir yapıdadır. Kendisine vahiy yoluyla ulaşan gelişimine yönelik mesajları algılayan insan onları anlamlandırır ve kemalini sağlamaya yönelir. Kendini bu tekâmül yolculuğunda bir seviyeye getiren insan, başkalarının da yolculuklarında katkıda bulunmaya çalışır. Mükemmel olmasa da tekâmül yolunda kat edecek çok mesafesi bulunan ve bunlardan çoğuna ulaşabilen insanda, artık sıradan, basit ve amiyane boş tavırlar görülmez. Bilgi insanı kemale götüren önemli bir vasıtadır.

Tasavvuf ıstılahında bu sürece seyr-i süluk adı verilmiştir. Yunus Emre “Bu yol uzundur, menzili çoktur/ Geçidi yoktur, derin sular var.” derken bu sürecin uzunluğuna ve zorluğuna dikkat çekmiştir. “Ko gülen gülsün, Hak bizi bilsin./ Gafil ne bilsin, Hakk’ı seven var.” derken de aşk ehlinin bu dünyada bazı gafil kimselerce yadırganacağına ve hor görüleceğine işaret etmiştir. “Her kim merdane, gelsin meydane.” dizesinde ise ancak güçlü iradeye sahip olan, özü sözü doğru mert kimselerin bu yolda sebat edebileceğini ifade etmiştir. Kur'an'da mevcut olan bilgi ise en mükemmel olandan geldiği için üstün bir varoluş seviyesine en doğru şekilde ulaştıran vasıta sayılabilir. Kur'an'da insanın ruhi gelişimi ile özdeşleştirilecek çok kapsamlı âyetler mevcuttur.

Evrende hemen hemen hiçbir maden saf halde bulunmaz. Her maden, yatağında taş- toprak ile, yabancı madde ve curuf ile, karışık haldedir. Böyle karışık haldeki maden cevherinden saf maden ve mesala altın, demir veya benzin elde etmek için; katı madenler, yüksek fırınlarda eritilir; petrol de rafineriler de arıtılır. Daha değerli madenler, daha yüksek ısıda erirken, daha değerli petrol ürünleri, mesela uçak benzini de daha yüksek kulede arıtılır.
Daha yüksek ruhlar da, daha büyük irade gerektiren daha büyük sınavlarla tasfiye edilir.
Peygamberimizin (SAV)
“İnsanlar içinde, en ağır bela ve musibetlere, öncelikle peygamberler, sonra veliler ve derece derece mü’minler uğrar.” (Buhari Merda, 3; Tirmizi, Fiten, 575) buyurmuşlardır.
Atalarımız da bunu şu sözleri ile anlatmışlardır:
“Kafirin başı bile ağrımaz.”
“Dağına göre kar.”
İnsanlar da “iyilik” yapma ve “kötülük” işleme yetenekleri, doğuştan bir arada ve deyim yerinde ise, tıpkı madenlerdeki taş toprak ve katran gibi, karışık haldedir.
İnsan, bu dünyada gerek kendisine yüklenen ödevleri yerine getirmek, gerek başına gelen sıkıntıları sabırla göğüslemek, gerek eline geçen nimetlere şükretmek, gerekse canının çektiği gayrimeşru ve yasak şeylerden kaçınmak suretiyle kendisini arıtacak ve Rabbine, nefsini terbiye ve tasfiye ettiği halde kavuşmaya çalışacaktır.

Nefsi terbiye; kişinin iç dünyasını terbiye etmesi demektir. İnsanın iç dünyası çeşitli durumlar gösterir. Öyle insanlar vardır ki; onların iç dünyaları her an kötü şeylere; yalana, dolana, harama, haksızlığa meyyaldir. Hep böyle kötü şeyler arzu ederler. İçlerinden duydukları bütün dürtüler bu yöndedir. İç dünyaları böyle olan kimseler, işledikleri hiçbir kötülükten pişmanlık duymazlar. Aksine, benzer kötülükleri yine işleyebilmek için adeta fırsat kollarlar. Böyle kimseler, bu iç dünyalarını değiştirmedikçe, onların kötü yoldan dönmeleri beklenemez.
İç dünyamızın bu durumuna, dinimizde; “Hep kötülük isteyen ve kötülük peşinde koşturan nefis” anlamına gelen “nefs-i emmare” denir. Bu durum, iyi eğitim almamış her insan için söz konusudur. İnsan bu durumda kaldığı müddetçe, onun ömrü hep kötü fiillerle veya kötü fiillerin hasreti içinde geçer.
Öyle insanlar da vardır ki; zaman zaman kötülük eder. Fakat, işlediği kötü fiillerden sonra içlerinden bir pişmanlık duyarlar; “Kötü olan bu işi ben niçin işledim? Yapmamalıydım”. diyerek kendi kendilerini kınarlar. “Bir daha böyle şeyler yapmamalıyım” diye de kendi kendilerine karar verirler.
Fakat, bir müddet sonra yine aynı veya benzer hatalara düşerler; kötü işler yaparlar. Peşinden yine pişmanlık duyarlar. Böyle sürüp gider.
İşte böyle bir iç dünyaya, dinimizde; “kendi kendisini kınayan nefis” anlamına gelen,”nefs-i levvame” denir. Bu durum nefsin bir üst mertebesini ifade eder ki, bir insanın kötü alışkanlıklarından kurtulabilmesi için en az bu mertebede bir iç dünyasına yükselmesi gerekmektedir.
İnsan beşerdir; şaşar; hata, kusur ve hatta kötülük işler. Fakat, hiç olmazsa, o kötülüğü işledikten sonra olsun kendine gelmeli ve ondan pişmanlık duymalıdır. İşlediği kötülükten pişmanlık duymayan kimsenin, kötü alışkanlıklarını terk ederek kötü yoldan iyi yola gelmesi beklenemez. Ama, pişmanlık duyan kimsenin er geç doğru yolu bulacağı umulur.
Bazı insanlarda vardır ki; onların iç dünyası, birinci mertebede açıkladığımız iç dünyalarının tam tersine, iyi şeyler; doğruluğa, dürüstlüğe, helalî- haramı gözetmeye, iffete namusa, edep ve hayaya meyyaldir. İçlerinden gelen şeyler hep böyle iyi şeylerdir:
Uykularından kalkarlar, temizlik ve ibadetlerini yaparlar. İşlerine giderler; üstlerine düşenleri en güzel bir şekilde yapmaya özen gösterirler. Vakti gelince helâlinden yemeklerini yerler; ibadetlerini yaparlar. Konuştuklarında doğruyu söylerler; söz verdiklerinde yerine getirirler..Yardıma muhtaç birini gördüklerinde ellerinden geldiği kadar yardım etmeye çalışırlar. Kimseyi incitmezler. Kimseyi çekiştirmezler. Herkesin hakkını kendi hakları kadar, herkesin malını kendi malları kadar, herkesin ırz ve namusunu kendilerininki kadar dokunulmaz, hatta, kutsal sayarlar.
Yakınlarına ve fakirlere zekâtıyla, fitresiyle, sadakasıyla destek olurlar. Ellerinden geliyorsa ihtiyaç olan yerlere cami, okul, hastane, yol, çeşme ve benzeri hayırlar yaparlar; yaptırırlar. Kısaca iyilik ve hayrın birini bitirdikçe içlerinden bir diğerine başlamak gelir. Bütün bunları yapmak ellerinden gelmezse ve yapamazlarsa da yapabilme heves ve arzusunu içlerinde yaşarlar.
Böyle bir iç dünyasına da dinimizde “iyilik ilhamcısı nefis” anlamına gelen ; nefs-i mülhime” denir.
Bir ileri mertebedeki iç yapıda insan, sadece iyiliğe heves etmekle kalmazlar. Aynı zamanda huzuru ancak o iyi davranışlarda bulurlar. İyilikler, onların iç dünyalarının havası ve suyu gibidir. Balığın su dışında yaşayamaması gibi onlarda iyiliklerden ayrı olarak yaşayamayacakları kanaatindedirler.
Nefsin bu mertebesine de dinimizde; iyi davranışlardan ve iyiliklerden huzur bulan nefis” anlamına gelen; nefs-i mutmainne” denir.
Daha ileri dereceler ise “radiye” ve “mardiyye” mertebeleridir ki, bu mertebelerde bulunan insanlar, sadece huzur bulmakla kalmaz aynı zamanda iyilik ve hayır kavramlarının bilincine de vararak tam bir hoşnutluk içinde bulunurlar. Bu hoşnutluk sebebiyle Yüce Yaradan’ın hoşnutluğuna erdirilirler. Artık Allah kulundan, kul Allah’tan razıdır.
Bu iç yapı mertebeleri hiçbir kimsenin değişmez kaderi değildir. Aksine, her insan, bu mertebeleri aşma yeteneğinde yaratılmış olup, aynı zamanda bununla yükümlü de tutulmuştur. Bu olgunluk mertebeleri insanın kendisini eğitmesi ile aşılır. Dinler ve peygamberler insanlara bu hedefleri gösterdikleri gibi, bu hedeflere ulaşmanın yollarını da göstermişlerdir.
Filozofların ve aklı eren herkesin gösterdiği ahlâkî ilkeler gözden geçirildiğinde, o ilkelerinde bu hedeflere yönelik olduğu görülür.

Müslümanlar olarak bizlere düşen; önce bunları öğrenmek sonra da hedef olarak benimsemek ve bizi bu hedeflere ulaştıracak fiil ve davranışlara elimizden geldiği kadar içten gelen bir samimiyetle yönelmektir.