Türkiye’de milyonlarca kişi ekonomi ve siyasetten şikâyetçi. Ancak sandıkta tercihler pek değişmiyor. Vatandaş değişim mi istiyor, yoksa kurtarıcı mı bekliyor?
Eğri oturalım, doğru konuşalım…
Türkiye'de kime sorsanız bir şikâyeti var.
Ekonomiden memnun musun?
Geçim sıkıntısından memnun musun?
Emeklinin durumundan, asgari ücretlinin hayat şartlarından, çiftçinin üretim maliyetlerinden, esnafın borçlarından memnun musun?
Hukuktan, adaletten, eğitimden, liyakatten, siyasetin üslubundan memnun musun?
Yeni açılım sürecine ilişkin gelişmelerden, bu sürecin yürütülme biçiminden ve kamuoyuna yapılan açıklamalardan memnun musun?
Kamu kaynaklarının kullanımından, hazine üzerindeki yüklerden, ekonomik önceliklerden memnun musun?
Bu sorulara toplumun her kesiminden farklı cevaplar gelir. Ancak özellikle ekonomik sıkıntılar ve siyasete duyulan güvensizlik konusunda ciddi bir memnuniyetsizlik bulunduğunu inkâr etmek mümkün değil.
Peki asıl soru ne?
Bu kadar şikâyet eden toplum, sandık önüne geldiğinde neden yine büyük ölçüde aynı siyasi seçeneklere yöneliyor?
BEŞ PARTİNİN OYU YÜZDE 90!
Son milletvekili genel seçimindeki tabloyu hatırlayalım.
AK Parti yüzde 35,61, CHP yüzde 25,33, MHP yüzde 10,07, İYİ Parti yüzde 9,68, Yeşil Sol Parti ise yüzde 8,82 oy aldı.
Bu beş siyasi partinin toplam oy oranı yüzde 89,51.
Yuvarlayalım, yüzde 90!
Elbette bu partiler aynı siyasi görüşün temsilcileri değil. Birbirleriyle yarışan, farklı toplumsal kesimlere seslenen ve farklı politikaları savunan partiler.
Ancak dikkat çekmek istediğim mesele başka.
Türkiye'de siyasi rekabetin ne kadar büyük bölümünün belirli partiler ve yerleşmiş siyasi alışkanlıklar etrafında döndüğü ortada.
Şimdi bir seçim yapılsa bu beş partinin toplamı yine yüzde 90 olur mu? Bunu bugünden kesin olarak kimse söyleyemez. Yeni partiler, değişen seçmen tercihleri ve siyasi bölünmeler tabloyu değiştirebilir.
CHP'den ayrılanların oluşturduğu yeni siyasi hareketleri de hesaba kattığımızda, seçmen tabanının farklı adreslere dağılması mümkün.
Ama kanaatim şu:
Türkiye'nin asıl meselesi yalnızca hangi partinin kaç oy aldığı değil, vatandaşın siyasi tercihlerini ne kadar özgürce sorguladığıdır.
HERKES ŞİKÂYETÇİ, PEKİ SORUMLULUK KİMİN?
Sokakta vatandaşla konuşuyoruz.
Emekli geçinemediğini söylüyor.
İşçi emeğinin karşılığını alamadığını anlatıyor.
Çiftçi maliyetlerden yakınıyor.
Esnaf siftah yapamamaktan dert yanıyor.
Gençler gelecek kaygısıyla başka ülkelerde yaşamayı düşünüyor.
Peki bütün bu sorunların çözümünde vatandaşın hiç mi sorumluluğu yok?
Elbette var.
Çünkü demokrasi yalnızca seçim günü sandığa gidip oy vermek değildir.
Demokrasi; sorgulamak, araştırmak, hesap sormak, çözüm üretmek, örgütlenmek ve gerektiğinde siyasi tercihini değiştirebilmektir.
Bir taraftan mevcut durumdan sürekli şikâyet edip diğer taraftan hiçbir alternatifi incelememek, değişimin önündeki en önemli engellerden biri olabilir.
Siyasetçiyi değiştirmeden önce siyasete bakışımızı değiştirmemiz gerekiyor.
ALTERNATİF Mİ VAR KARDEŞİM?
Siyaset konuşmalarında sık duyduğum bir cümle var:
"İyi güzel de kardeşim, alternatif mi var?"
Var!
Bu ülkede siyaset yapmaya çalışan yeni insanlar var.
Yeni siyasi partiler var.
Yeni fikirler var.
Ekonomi, eğitim, tarım, üretim, hukuk ve devlet yönetimi üzerine farklı modeller ortaya koyan insanlar var.
Elbette her yeni parti başarılı olacak diye bir kural yok. Her yeni yüz de mutlaka doğruyu temsil etmiyor.
Ama bir siyasi hareketin küçük olması, fikirlerinin değersiz olduğu anlamına gelmez.
Vatandaşın görevi yalnızca önüne güçlü şekilde çıkarılan seçeneklerden birini tercih etmek değil, diğer seçenekleri de ciddiyetle değerlendirmektir.
Bir parti yüzde 3'e, yüzde 5'e ulaşmadan kimse onu dikkate almıyorsa o parti nasıl gelişecek?
Burada önemli bir çelişki var.
Vatandaş diyor ki:
"Önce güçlensin, sonra desteklerim."
Peki sen desteklemezsen nasıl güçlenecek?
Bununla birlikte körü körüne yeni bir partinin peşinden gitmek de çözüm değil.
Yeni siyasi hareketlerin kadrolarını, finansman kaynaklarını, projelerini, demokratik anlayışını ve vaatlerinin uygulanabilirliğini sorgulamak gerekiyor.
Çünkü geçmişin hatalarını tekrarlayan yeni bir tabelanın ülkeye faydası olmaz.
YÜZDE 3-5 MESELESİNE DİKKAT!
Türkiye'de küçük siyasi partilerin bir anda gündeme taşındığına zaman zaman şahit oluyoruz.
Bazı siyasi hareketler medyada yoğun şekilde yer buluyor, anketlerde görünür oluyor ve toplumun dikkatini çekmeye başlıyor.
Burada vatandaşın sorması gereken soru şudur:
Bu siyasi hareket gerçekten toplumun ihtiyaçlarından mı doğdu?
Yoksa belirli güç odaklarının çıkarlarına mı hizmet ediyor?
Bu soruyu sormak kimseyi peşinen suçlamak değildir.
Aksine demokrasi açısından sağlıklı bir sorgulamadır.
Bir siyasi partinin finansmanı şeffaf mı?
Kimlerle ilişki kuruyor?
Hangi ekonomik modeli öneriyor?
Ülkenin bağımsızlığı, üretimi ve kaynaklarının korunması konusunda nasıl bir program sunuyor?
Bunları incelemeden sırf yeni diye bir siyasi hareketi desteklemek de sırf küçük diye reddetmek de yanlış.
Mesele, alternatifin büyüklüğü değil; fikrinin, kadrosunun ve niyetinin sağlamlığıdır.
TARİH BİZE NE ANLATIYOR?
Türk tarihine baktığımızda önemli değişimlerin her zaman büyük kalabalıklarla başlamadığını görürüz.
Türk destanlarında Ergenekon'dan çıkış, yeniden dirilişin ve kararlılığın sembolüdür. Kürşad ve kırk çerisi anlatısı da Türk tarihî hafızasında cesaretle özdeşleşmiştir.
Elbette destanları tarihî belgelerle aynı kategoride değerlendirmemek gerekir. Ancak bu anlatıların vermek istediği mesaj açıktır:
Kararlılık, bazen sayıdan daha güçlü olabilir.
Mustafa Kemal Atatürk'ün Millî Mücadele'yi başlatırken karşılaştığı şartları düşünelim.
İşgal altındaki bir ülke, dağılmış bir ordu, yoksulluk ve büyük belirsizlikler…
Üstelik bağımsızlık mücadelesine öncülük edenler hakkında ağır kararlar alınmış, Mustafa Kemal Paşa hakkında idam hükmü verilmişti.
Ama bütün bu şartlara rağmen milletin egemenliğine dayanan bağımsız bir devlet kuruldu.
27 Mayıs 1960 askerî darbesinin ardından Alparslan Türkeş'in de içerisinde bulunduğu ve "14'ler" olarak anılan grubun yaşadığı siyasi ayrışma, sonraki yılların siyasi tarihini etkiledi. Ancak askerî müdahalelerin demokrasiye verdiği zararları da unutmamak gerekir.
Necmettin Erbakan'ın 1969 yılında bağımsız adaylık hareketiyle başlayan siyasi çalışmaları, daha sonra farklı partilerle devam eden geniş bir siyasi geleneğe dönüştü.
Prof. Dr. Haydar Baş'ın düşünsel ve toplumsal faaliyetleri de zaman içerisinde Millî Ekonomi Modeli etrafında şekillenen bir siyasi ve ekonomik harekete dönüştü.
Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıyla özdeşleşen 1968 kuşağının öğrenci hareketleri ise gençliğin toplumsal ve siyasal tartışmalardaki etkisini gösterdi. Bu dönemin tarihini değerlendirirken siyasi şiddet ve silahlı yöntemlerle demokratik mücadeleyi birbirinden ayırmak da önemlidir.
Bu örneklerin dünya görüşleri, yöntemleri ve tarihsel sonuçları aynı değildir.
Ancak ortak bir noktaya dikkat çekebiliriz:
Fikirler, başlangıçta kaç kişinin yanında olduğuyla değil, zaman içerisinde toplumda nasıl bir karşılık bulduğuyla önem kazanır.
BİR PARTİYİ BÜYÜTMEK İÇİN ÖNCE VATANDAŞIN CESARETİ GEREKİR
Bugün yeni bir siyasi hareket ortaya çıksa ve ülkeyi yönetmeye talip olduğunu söylese ne yapıyoruz?
Önce oyuna bakıyoruz.
Yüzde 1 mi?
"Bir şey olmaz."
Yüzde 3 mü?
"Barajı geçemez."
Yüzde 5 mi?
"Biraz daha büyüsün."
Yüzde 10'a yaklaşınca bu kez herkes konuşmaya başlıyor.
Peki soruyorum:
O siyasi hareketi yüzde 1'den yüzde 10'a kim taşıyacak?
Vatandaş!
Demokratik siyasette vatandaşın küçük partileri incelemesi, sorgulaması ve fikirlerini tartışması gerekir.
Destek vermek zorunda değildir. Ama seçenekleri tanımadan "alternatif yok" demesi de doğru değildir.
Bir siyasi hareketin değerini yalnızca anketlerdeki oranıyla ölçmek, toplumun kendi geleceğini şekillendirme gücünü küçümsemektir.
AYNI YÖNTEMLERLE FARKLI SONUÇ BEKLEMEK
Bir de şu alışkanlığımız var:
Aynı kişilerden şikâyet ediyoruz.
Aynı siyasi anlayışları eleştiriyoruz.
Aynı sorunların yıllardır çözülmediğini söylüyoruz.
Fakat yeni bir çözüm modeli araştırmaya gelince isteksiz davranıyoruz.
Oysa aynı yöntemleri sürekli tekrarlayarak farklı sonuçlar beklemek akılcı değildir.
Yeni bir ekonomik program, üretim odaklı kalkınma, liyakatli kamu yönetimi, güçlü hukuk sistemi ve adil gelir dağılımı konuşulmadan yalnızca siyasi isimlerin değişmesi yeterli olmaz.
Türkiye'nin ihtiyacı sadece yeni yüzler değil.
Yeni fikirler, yeni yöntemler, hesap verebilir kadrolar ve uygulanabilir bir yönetim modelidir.
Geçmişte görev yapmış herkesi peşinen kötü ilan etmek de doğru değil.
Ama başarısızlıkların hesabını sormak, siyasi görevlerin ömür boyu kazanılmış hak olmadığını hatırlatmak demokratik hayatın gereğidir.
Gerektiğinde siyasette emeklilik de olmalı.
Yeni nesillere yer de açılmalı.
SİYASET SADECE DÖRT RENKTEN İBARET DEĞİL!
Bir benzetme yapalım.
Dünyayı yalnızca kırmızı, beyaz, siyah ve mavi renklerden ibaret sanan bir insan düşünün.
Önüne başka bir renk koyduğunuzda ne diyecek?
"Ben böyle bir renk bilmiyorum."
Ama o rengin varlığını bilmemesi, olmadığı anlamına gelmez.
Dijital dünyada RGB renk sisteminde kırmızı, yeşil ve mavi kanallarının her biri 256 ayrı değere sahiptir.
Bu üç kanalın birleşimiyle tam 16 milyon 777 bin 216 farklı renk elde edilebilir.
Düşünün!
Milyonlarca renk seçeneği bulunan bir dünyada yaşarken siyaseti neden birkaç renkten ibaret görüyoruz?
Demokraside de seçenekler yalnızca yıllardır tanıdığımız siyasi partilerden ibaret olmak zorunda değil.
Yeni fikirler, yeni kadrolar, yeni ekonomik modeller ve yeni siyasi anlayışlar ortaya çıkabilir.
Ama önemli olan renklerin çokluğu değil, ortaya çıkan tablonun güzelliğidir.
Siyasi tercihlerimizde de tabelaya değil, ortaya konulan esere ve yapılabilecek işe bakmalıyız.
BU MİLLET TARİHİNİ HATIRLAMALI
İnsanlık tarihi, modern insanın ortaya çıkışından itibaren yaklaşık 300 bin yıllık büyük bir serüven.
Türk milletinin de bu tarih içerisinde devlet kurma, yönetme, mücadele etme ve zor şartlardan yeniden ayağa kalkma konusunda köklü bir geçmişi var.
Tarihimizde 16 büyük Türk devleti anlatısı önemli bir semboldür. Bugün de bağımsız Türk devletleri ve Türk dünyasının farklı coğrafyalarındaki topluluklar güçlü bir kültürel mirası paylaşmaktadır.
Ancak geçmişte devlet kurmuş olmak, bugünün sorunlarının kendiliğinden çözüleceği anlamına gelmiyor.
Tarihle övünmek kolaydır.
Önemli olan tarihten ders çıkarmaktır.
Bilime, üretime, eğitime, hukuka ve adalete yatırım yapmayan hiçbir ülke yalnızca geçmişindeki zaferlerle geleceğini garanti altına alamaz.
Bizim de yapmamız gereken budur.
Geçmişimizden cesaret alıp geleceğimizin sorumluluğunu üstlenmek.
OSMANİYE'DEN BAKINCA DA AYNI TABLO
Osmaniye'de de vatandaşlarla konuşuyoruz.
Kahvehanelerde, çarşıda, pazarda, esnaf ziyaretlerinde aynı tartışmaları duyuyoruz.
Hayat pahalılığı…
Emekli maaşları…
Gençlerin iş bulma sorunu…
Çiftçinin üretim maliyetleri…
Esnafın geçim mücadelesi…
Birçok insan şikâyet ediyor.
Ama mesele yalnızca şikâyet etmek değil.
Sorunların nedenlerini araştırıyor muyuz?
Yerel ve genel yöneticilerden hesap soruyor muyuz?
Yeni projeleri inceliyor muyuz?
Siyasete atılmak isteyen gençlere imkân tanıyor muyuz?
Yoksa yine birilerinin çıkıp bütün sorunlarımızı çözmesini mi bekliyoruz?
Memleketi yalnızca siyasetçiler yönetmez. Vatandaşın bilinçli tercihi de ülkenin geleceğini yönetir.
KURTARICI BEKLEMEK YERİNE SORUMLULUK ALMAK
Bu milletin en büyük ihtiyaçlarından biri de kurtarıcı bekleme alışkanlığını sorgulamaktır.
Birisi çıksın…
Bir parti güçlensin…
Bir lider gelsin…
Bütün sorunları çözsün…
Peki vatandaş ne yapacak?
Demokrasi, vatandaşın bütün sorumluluğunu bir kişiye devrettiği sistem değildir.
Vatandaş araştıracak.
Sorgulayacak.
Katılacak.
Eleştirecek.
Hesap soracak.
Fikrini özgürce söyleyecek.
Gerektiğinde tercihlerini yeniden değerlendirecek.
Bir siyasi partiye gönül vermek ayıp değil. Bir siyasi geleneğe bağlı olmak da yanlış değil.
Yanlış olan, o bağlılığın düşünmenin ve sorgulamanın önüne geçmesidir.
Kimseye hangi partiye oy vermesi gerektiğini söylemek zorunda değiliz.
Ama herkesin hangi gerekçeyle oy verdiğini kendisine sorması gerekiyor.
DEĞİŞİMİN ANAHTARI VATANDAŞIN ELİNDE
Türkiye'nin ekonomik, sosyal ve siyasi sorunları bir gecede çözülecek sorunlar değil.
Ama bu sorunların çözümsüz olduğunu düşünmek de doğru değil.
Bu ülkenin yetişmiş insanları var.
Bilim insanları var.
Ekonomistleri var.
Mühendisleri var.
Çalışkan çiftçileri, üretken sanayicileri, fedakâr öğretmenleri, geleceğe umutla bakmak isteyen gençleri var.
İhtiyacımız olan şey, bu birikimi ortak akıl ve liyakat etrafında buluşturabilmek.
Siyasetin görevi de budur.
Milleti birbirine düşman etmek değil, ortak gelecekte buluşturmak.
Ekonomiyi günü kurtaran uygulamalarla değil, üretim ve kalıcı refah anlayışıyla güçlendirmek.
Hukuku kişilere göre değil, herkese eşit işletmek.
Gençleri umutsuzluğa değil, geleceğe hazırlamak.
Bu hedefler için mevcut siyasi partiler de kendilerini yenileyebilir, yeni siyasi hareketler de çözüm önerebilir.
Kararı verecek olan ise vatandaşın kendisidir.
Şimdi son bir kez soralım:
Ekonomiden şikâyet ediyoruz.
Siyasetten şikâyet ediyoruz.
Adaletten şikâyet ediyoruz.
Eğitimden şikâyet ediyoruz.
Peki kendi tercihlerimizi yeterince sorguluyor muyuz?
Unutmayalım!
Yüzde 90'ın ne düşündüğünden önce, yüzde 100'ün ne kadar bilinçli karar verdiğini konuşmalıyız.
Bu ülkeyi değiştirecek olan yalnızca yeni bir liderin ortaya çıkması değildir.
Asıl değişim, vatandaşın kendi iradesinin ve sorumluluğunun farkına varmasıyla mümkün olacaktır.
Kafamızı siyasi alışkanlıklarımızın kumundan çıkarıp dünyaya biraz daha geniş bakalım.
Çünkü dünya dört renkten ibaret değil.
Çünkü demokrasi birkaç siyasi tabeladan ibaret değil.
Çünkü Türkiye'nin geleceği de bugünkü seçeneklerle sınırlı değil.
Bu millet isterse, sorgularsa, üretirse ve sorumluluk alırsa yaşadığı bunalımlardan güçlenerek çıkmasını da bilir.
Yeter ki cesaretimizi akılla, tarih bilincimizi bilimle, siyasi tercihlerimizi de vicdanımızla birleştirelim.
Değişim birilerinin bize sunacağı hediye değil, hepimizin ortak sorumluluğudur.
Yayın notu: Yazıda geçen %89,51 oranı 2023 milletvekili seçimlerinin beş partiye ait toplamıdır; bugünkü seçmen desteğini göstermez.