Ölüm yok oluş değil, vuslatın ta kendisidir.

​Tarih sayfalarını karıştırdığınızda, milletlerin kaderini bayrak, vatan ve inanç uğruna kanlarıyla yazan destansı kahramanlarla karşılaşırız. Kimi zaman bir çağı kapatıp yeni bir çağ açan Fatih’in sancağını kaldıran neferde, kimi zaman Çanakkale’nin siperlerinde "Ben size taarruz değil, ölmeyi emrediyorum" diyen komutanın arkasından yürüyen yiğitte, kimi zaman da vatanın bölünmez bütünlüğü için gövdesini siper eden modern çağın kahramanlarında hep aynı ruhu görürüz: Şehadet bilinci.

​Bizim inancımızda ölüm, bir son değil; hakiki bir başlangıç, sevgiliye kavuşma vuslatıdır. Nitekim Kur'an-ı Kerim’in Al-i İmran Suresi’nde bu manevi mertebe şöyle müjdelenir:
​“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanmayın. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar.”
​
​Şehitlik, sıradan bir vefat ya da sadece vatan savunmasında düşmekten ibaret değildir; kalbi imanla dolu, dünyevi her türlü çıkarı eliyle terslemiş bir ruhun en yüce rütbesidir. Onların derecesi o kadar yüksektir ki, kainatın Yaratıcısı Kelam-ı Kadim’inde onların "ölü" olarak anılmasını dahi yasaklamıştır. Çünkü şehit, ölmez; bilakis arkasında bıraktığı manevi nur ile topluma hayat, millete istiklal nefesi olur.
​Bu hakikati idrak edebilmek için asırlar ötesinden gelen ve kalpleri titreten manevi hikâyelere kulak vermek gerekir.
​Geçmiş ümmetlerden nakledilen ve Kur'an'da Buruc Suresinde hikâye edilen Ashab-ı Uhud kıssası, bu uğurda can vermenin ve inancından taviz vermemenin en parlak timsalidir.
​Zalim bir hükümdar, halkını iman ettikleri için hendeklerde yakılan ateşlere atmakla tehdit eder. İmanı kalbine nakşetmiş olan o topluluk, en sevdiklerini, hatta kucaklarındaki yavrularını bile bu uğurda feda etmekten çekinmez. Sıra kucağında bebeğiyle ateşe atılmayı bekleyen bir anneden tereddüt eden bir anneye gelir. Yürekleri yakan o an, masum bebek diline coşku vererek şöyle seslenir annesine:
​“Korkma anne! At kendini ateşe. Senin üzerindeki bu ateş, Allah yolunda çekilen bir çiledir ve rabbinin katındaki derecen şüphesiz çok yüksektir.”
​İşte şehitliğin ruhu budur. O ateş, iman sahipleri için bir azap değil, cennet bahçelerine açılan serin bir kapıdır.
​
​Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), şehitlerin ahiretteki konumunu ve makamlarının yüceliğini şu müjdeyle özetler:
​"Hiç kimse cennete girdikten sonra -dünya üzerindeki her şey kendisinin olsa dahi- dünyaya geri dönmek istemez. Sadece şehit müstesna; o, gördüğü o büyük ikramlar, kerametler ve dereceler sebebiyle tekrar dünyaya dönüp Allah yolunda on kez daha şehit olmayı arzu eder."
​Bu hadis-i şerif, şehitlerin Allah katındaki derecesinin ne kadar muazzam olduğunu, dünyevi akılla kavranamayacak bir manevi huzurla mükâfatlandırıldıklarını gözler önüne serer. Onlar, şefaatin en güzeline mazhar olur; ailelerine ve sevdiklerine mahşer gününde şefaatçi kılınırlar.
​
Şehit ailelerinin sabır ve metanetlerine bizzat şahit olduğum Azerbeycan’da Karabağ’da evladını şehit vermiş bir anneden size biraz bahsetmek istiyorum. “Seni Nece Tanıdım” adlı antoloji kitabının oluşumunda ben ve eşim bir şehidin hayat hikayesini kaleme almıştık. Bu kitabın tanıtım programı için eşimle birlikte Azerbeycan Bakü’’ye gittik. Bu vesileyle şehit ailelerini ve mezarlarını ziyaret etmek şerefine nail olduk. Şehidim İsmiyev Zeynal Mustafaoğlu’nun annesi Vusale hanım yıllardır hala taptaze bir hasretle oğlunun mezarına sık sık gidebilmek için köyünü terk etmiş. Ona yakın olabilmek yüreğindeki yangını hafifletiyormuş. Duruşunda öyle bir vakar vardı ki hayran kaldım. Yüzüne baktığınızda hem acı hem de duyduğu gururu görebiliyorsunuz.
​Şehitlik mertebesinin bir diğer mukaddes yönü de geride kalan kederli lakin gururlu aileleridir. Bir ana, bir baba, bir eş veya bir evlat için "şehit yakını" unvanı taşımak, dünyada yüklenilebilecek en ağır ama bir o kadar da en şerefli nişandır.
​Gözyaşlarını içine akıtan, evladının tabutuna sarılırken vatan sağ olsun diyen o cefakâr analar, aslında sabrın ve metanetin abidesidirler. Onlar bilirler ki; fani dünyada evlatlarından bir anlığına ayrılmış olsalar da, cennetin en yüksek makamlarında onlarla ebediyen buluşacaklardır.

“O şehitler, Allah’ın kendilerine bağışladığı nimetlerle sonsuz bir mutluluk duyarlar. Arkalarından gelecek olup, henüz kendilerine katılmamış olan mücâhid kardeşleri adına da: “Onlara hiçbir korku yok, onlar asla üzülmeyecekler” müjdesiyle sevinirler.” Al-i İmran Suresi / 170. Ayet.

Şehidin ailesi, milletin baş tacı, şehidin kendisi ise bu toprakların tapu senedidir.