Bazı gelişmeler vardır; tek başına bakıldığında birbirinden bağımsız görünür. Fakat aynı zaman diliminde gerçekleştiğinde, aralarındaki olası bağlantıları sorgulamak gazetecinin görevidir.
Bugün Türkiye'nin PKK'nın silahsızlandırılması ve tasfiyesine yönelik hukuki çerçeveyi tartıştığı bir süreçten geçiyoruz. Aynı günlerde Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında savunma işbirliğini güçlendiren önemli bir anlaşma imzalandı.
Bu iki gelişmenin birbirine bağlı olduğunu söylemek için elimizde doğrulanmış bir belge yok.
Fakat “Acaba bölgesel denklemde yeni bir güvenlik mimarisi mi kuruluyor?” sorusunu sormak için yeterince veri var.
Çünkü haritaya baktığımızda üç ülkenin bulunduğu coğrafyanın merkezinde İran bulunuyor.
Türkiye İran'ın batısında, Pakistan doğusunda, Suudi Arabistan ise Körfez hattında yer alıyor.
Bu tabloyu doğrudan “İran kuşatılıyor” şeklinde yorumlamak doğru olmaz. Üçlü anlaşmanın resmî amacı savunma ve güvenlik işbirliği. Ancak uluslararası ilişkilerde bir anlaşmanın yalnızca metnine değil, zamanlamasına ve bölgesel konjonktüre de bakılır.
Tam da burada PKK meselesi yeniden önem kazanıyor.
Silah bırakmak, bütün kapasitenin ortadan kalkması mıdır?
Türkiye'nin önündeki hedef açık: PKK'nın silahlı faaliyetinin sona ermesi ve örgütün tasfiye edilmesi.
Ancak herhangi bir silahlı örgütün tasfiyesi yalnızca silahların teslim edilmesinden ibaret değildir.
Örgütün insan kaynağı, finansal ilişkileri, lojistik bağlantıları, siyasi uzantıları ve farklı ülkelerdeki yapılanmaları da bu sürecin parçasıdır.
Dolayısıyla Türkiye'nin önündeki asıl soru yalnızca:
“PKK silah bırakacak mı?”
değil.
Aynı zamanda:
“PKK'nın bölgesel kapasitesi ne olacak?”
sorusudur.
Bu sorunun özellikle İran açısından ayrı bir önemi bulunuyor.
Çünkü PKK ile tarihsel ve örgütsel bağları bulunan PJAK, İran'ın batısında faaliyet gösteren silahlı yapılardan biri.
Türkiye'de PKK'nın tasfiye edilmesi, doğal olarak şu soruyu gündeme getiriyor:
PKK'nın bölgesel insan kaynağı ve örgütsel kapasitesi nasıl tasfiye edilecek?
Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Bugün elimizde, Türkiye'de hukuki statüsü değişecek veya cezaevlerinden çıkabilecek PKK mensuplarının İran'a gönderileceğini, PJAK'a katılacağını ya da İran'a karşı kullanılacağını gösteren doğrulanmış bir belge bulunmuyor.
Dolayısıyla böyle bir plan varmış gibi yazmak doğru olmaz.
Fakat bunun tersini de sormak gerekiyor:
Bu ihtimalin ortaya çıkmasını engelleyecek mekanizmalar neler?
Türkiye'nin sorunu İran'a ihraç etmemesi gerekir
Türkiye, kendi terör sorununu çözerken ortaya çıkan insan kaynağının başka bir çatışma alanına taşınmasını önlemek zorunda.
Çünkü aksi durumda Türkiye açısından sorun çözülmüş değil, yalnızca coğrafya değiştirmiş olur.
Bu nedenle hukuki düzenlemelerin yalnızca tahliye veya cezanın infazıyla ilgili boyutuna değil, örgütsel bağların geleceğine de bakılması gerekiyor.
Kimler hangi şartlarda yararlanacak?
Hangi suçlar kapsam dışında tutulacak?
Örgütsel bağlantıların devam edip etmediği nasıl denetlenecek?
Yurt dışındaki silahlı yapılanmalarla ilişkiler nasıl kesilecek?
Finans ve lojistik ağlar nasıl takip edilecek?
Ve en önemlisi:
Türkiye'de tasfiye edilen örgütsel kapasitenin başka bir coğrafyada yeniden ortaya çıkmasını önleyecek güvenlik mekanizması var mı?
Bunlar yalnızca muhalefetin ya da iktidarın değil, devletin bütün kurumlarının cevaplaması gereken sorular.
Türkmenler konusunda da dikkatli olmak gerekiyor
İran'daki Türkmen nüfusu üzerinden yapılacak değerlendirmelerde de dikkatli olmak şart.
İran'ın kuzeybatısındaki Kürt-PJAK hattı ile kuzeydoğusundaki Türkmen nüfusunun bulunduğu coğrafya aynı güvenlik alanı değildir.
Dolayısıyla “PKK mensupları çıkarılacak ve İran Türkmenlerinin bulunduğu bölgeye gönderilecek” şeklinde bir çıkarım yapmak bugün için mümkün değildir.
Fakat daha geniş bir bölgesel risk var:
İran'ın etnik ve siyasi fay hatları, önümüzdeki dönemde bölgesel güç mücadelesinin yeni alanlarına dönüşebilir mi?
Bu sorunun cevabı Türkiye açısından da önemlidir.
Çünkü Türkiye'nin İran'la yaklaşık 534 kilometrelik sınırı bulunuyor.
Türkiye'nin doğusunda ortaya çıkabilecek her yeni güvenlik mimarisi, er ya da geç Ankara'nın güvenlik hesabının bir parçası olacaktır.
Asıl mesele “kaç kişi çıkacak?” değil
Kamuoyunda tartışma doğal olarak “kaç PKK'lı tahliye edilecek?” sorusuna sıkışıyor.
Oysa stratejik açıdan çok daha önemli bir soru var:
Tahliye edilen veya cezası ertelenen insanların bundan sonraki hukuki ve sosyal statüsü ne olacak?
Bir insanın cezaevinden çıkması ile örgütsel kapasitenin ortadan kaldırılması aynı şey değildir.
Eğer amaç gerçekten PKK'yı tasfiye etmekse, bunun ölçüsü yalnızca cezaevlerinden çıkan kişi sayısı olmamalıdır.
Ölçü;
silahın, finansın, kadronun, lojistiğin ve örgütsel bağlantının ortadan kalkıp kalkmadığıdır.
Türkiye bunu güvence altına alabilirse, “Terörsüz Türkiye” süreci gerçekten stratejik bir sonuç üretir.
Aksi durumda Türkiye, kendi içindeki bir güvenlik problemini çözmeye çalışırken bölgesel güvenlik denkleminde yeni bir belirsizlikle karşı karşıya kalabilir.
Ve bugün Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan anlaşması ile PKK'nın tasfiye sürecinin aynı tarih aralığında gündeme gelmesi, en azından şu soruyu sormayı hak ediyor:
Türkiye'nin PKK dosyası kapanırken, bölgenin yeni güvenlik dosyası nerede açılıyor?
Bu sorunun cevabını bugün bilmiyoruz.
Ama cevabı yarın ortaya çıktığında şaşırmamak için, bugünden sormak zorundayız.
Çünkü iyi gazetecilik, doğrulanmamış bir iddiayı gerçek gibi sunmak değildir.
Asıl iyi gazetecilik, henüz cevaplanmamış ama cevaplanması gereken soruyu zamanında sormaktır.