"Bilgi güçtür.İlme ve bilgiye sahip olan, dünya'ya hakim olur, istediği gibi yönlendirir, yönetir."

“EĞİTİM: BİR KİTLE İMHA SİLAHI MI?YOKSA MEDENİYET TASAVVURU MU?”

“Eğitim: Bir Kitle İmha Silahı” kitabının yazarı John Taylor Gatto, modern okul sistemine karşı kaleme aldığı eleştirileriyle dikkat çeken düşünürlerden biridir. Gatto, kitabında yanlış müfredatlar ve eğitim anlayışları sebebiyle okulun, öğrencilerin zihinsel ve ahlâkî gelişimine katkı sunmak yerine onlara zarar verebildiğini savunur. Ona göre bazı eğitim sistemlerinde yanlış bilgiler, sorgulanmadan ve bilinçli bir yönlendirmeyle öğrencilere dikte edilmekte; böylece okul, hakikati arayan özgür bireyler yetiştiren bir kurum olmaktan uzaklaşmaktadır.

J. Taylor Gatto, eğitime karşı olan değil; bilakis eğitime gönül vermiş, fakat zamanımızda uygulanan pedagojik anlayış ve müfredat sebebiyle mevcut eğitim sistemine karşı ciddi bir eleştiri geliştirmiş bir düşünürdür. Onun itirazı eğitimin kendisine değil, insanı merkeze almayan, onu kalıplara sokan ve zihnî bağımsızlığını zedeleyen eğitim anlayışınadır.

Gatto, zorunlu eğitimi bir bakıma “sorunlu eğitim” olarak değerlendirir ve bu sistemin öğrenciler üzerinde meydana getirdiği zararları ortaya koymaya çalışır. Toplumda meydana gelen birçok değişimi ve bozulmayı eğitim sistemiyle ilişkilendirerek, okulların yalnızca bilgi aktaran kurumlar olmadığını; aynı zamanda belirli alışkanlıkları, davranış kalıplarını ve toplumsal kabulleri üreten yapılar hâline gelebildiğini ileri sürer.

Yazar, bu yaklaşımını şu çarpıcı ifadeyle özetler:

“Okullar, genç zihinlerin deney denekleri olarak kullanıldığı bir laboratuvardır. Bir şirkete dönüşmüş toplumun ihtiyaç duyduğu alışkanlıkların ve davranışların üretildiği bir imalathanedir.”

Gatto’nun bu sözleri, eğitim meselesini yalnızca okul, öğretmen, öğrenci ve müfredat üzerinden değil; insan, toplum ve medeniyet tasavvuru üzerinden düşünmemiz gerektiğini ortaya koymaktadır.

Çünkü eğitim, yalnızca çocuğa matematik, tarih, coğrafya veya fen bilgisi öğretmek değildir. Eğitim, aynı zamanda “Nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz?” sorusuna verilen cevaptır.

Bir toplumun eğitim anlayışı, aslında o toplumun geleceğe dair tasavvurunun aynasıdır. Eğer eğitim yalnızca iş gücü yetiştirmeye, sınav kazandırmaya ve ekonomik sisteme uyumlu bireyler üretmeye indirgenirse, ortaya bilgi sahibi fakat hikmetten uzak; diploma sahibi fakat şahsiyet sahibi olmayan nesiller çıkabilir.

Gatto’nun görüşlerinin tamamına katılmak mümkün olmayabilir. Ancak onun ortaya koyduğu sorular üzerinde ciddi biçimde düşünmek gerektiği kanaatindeyim.

Zira bugün sosyal yapımızın ne ölçüde bozulduğunu, aile kurumunun nasıl sarsıldığını, şiddetin ve yüz kızartıcı suçların nasıl arttığını hep birlikte görüyoruz. Birtakım suçların ve insanlık dışı davranışların artık toplumun vicdanını sarsacak boyutlara ulaşması, eğitim meselesini yeniden düşünmemizi zorunlu kılıyor.

Kadim dönemlerde de insan öldürülürdü.Zulüm ve işkeceler vardı.İnsanlığın çiviside çıkmamış,bu kadar toplumsal nizam, intizam bozulmamıştı.

Fakat bugün karşı karşıya kaldığımız bazı hadiselerde insan yalnızca öldürülmüyor; cesedi parçalanıyor, vahşetin sınırları zorlanıyor, insanın insana yapabileceği kötülüğün sınırı neredeyse ortadan kalkıyor.

Şimdi soruyorum:

Babasını, annesini, kardeşini veya beraber yaşadığı insanı öldüren; ardından cesedini parçalayan bir insan nasıl bir eğitimden geçmiştir? Nasıl eğitilmiştir?

Elbette böyle korkunç hadiselerin tek sebebini okula ve müfredata bağlamak doğru değildir. İnsan davranışlarını şekillendiren aile, çevre, ekonomi, kültür, medya, teknoloji, hukuk, psikoloji ve daha birçok unsur vardır.

Fakat bütün bunların yanında şu soruyu sormaktan da kaçamayız:

Eğitim,gerçekten insanı yaratılış fıtratına dönüştürerek,erdemli hale getirebiliyor mu? Yoksa ferdi azgınlaştırarak"esfele sefilin/aşağıların aşağısı"na indirerek değersizleştiyor, vahşileştiriyor mu?

Çünkü bilgi arttığı hâlde merhamet azalabiliyorsa, teknoloji geliştiği hâlde vicdanlar yapaylaşıyor, insani değerler azalarak geriliyorsa, iletişim imkânları çoğaldığı hâlde insanlar birbirinden uzaklaşıyorsa, burada eğitim anlayışımızı yeniden sorgulamamız gerekmez mi?
Mesele yalnızca “ne biliyoruz,öğreniyoruz?” meselesi değildir.Asıl bilmemiz gereken:

“Eğitimle nasıl bir insana dönüşüyoruz? Kemâlât yolcuğunda menzile ulaşabiliyor muyuz?”Daha kesin ve keskin sorumuz:

"Eğitim'imiz bize insani değerler kazandırarak insanileştirebiliyor mu?

Asıl eğitimin gerçek imtihanı burada başlamakta,devam etmektedir.
Sizler akil insanlarsınız...
Cevapları sizlerde olsa gerek...

SAHİH İSLÂM GELENEĞİNDEN OSMANLI’YA, CUMHURİYET’TEN DİJİTAL ÇAĞA BİR EĞİTİM TASAVVURU

Bir medeniyetin geleceğini görmek, özünü anlamak istiyorsanız insanı yetiştirme biçimine; oradan yetişenlerin hayat anlayışlarına, dünya ve âhiret görüşlerine bakmalısınız.
Çünkü eğitim sadece bilgi aktarmak değildir. Eğitim; insanın zihnini, kalbini, ruhunu, karakterini, ahlâkını, dünyaya ve âhirete bakışını inşa etme faaliyetidir. Bu sebeple İslâm medeniyetinde eğitim meselesi hiçbir zaman yalnızca “mektep” meselesi olarak görülmemiştir. Mesele, her şeyden önce insan inşa etme meselesidir.
Bugün yaşadığımız kriz de tam burada düğümlenmektedir.
Bilgi hiç olmadığı kadar çoğalmış; fakat hikmet aynı ölçüde artmamış, aksine kaybolmuştur. İletişim imkânları artmış, sınırsızlaşmış; fakat insanlar birbirleriyle ve hakikatle daha fazla kopuş yaşamaya başlamıştır. Gençlerimiz bilgiye saniyeler içinde ulaşabilmekte; fakat ulaştıkları bilginin doğru mu, yanlış mı; hakikat mi, algı mı olduğunu ayırt etmekte zorlanmaktadır.

Öyleyse bugün ihtiyacımız olan şey yalnızca eğitim sistemini güncellemek değildir. Eğitim anlayışımızı ve tasavvurumuzu yeniden düşünmeye, hakikat mekteplerini sil baştan bina etmeye ihtiyacımız vardır.
Bunun için önce kendi ruh köklerimize dönmeliyiz. Kökünün derinliklerine inemeyenler, göğün sonsuzluğuna nüfuz edemezler.

İLK DERS: DÂRÜLERKAM

İslâm’ın eğitim serüveni bir devlet projesi olarak değil; bir insan, ümmet ve hakikat inşası olarak başladı.
Mekke’de Hz. Peygamber’in ilk Müslümanları eğittiği merkezlerden biri Dârülerkam’dı. TDV İslâm Ansiklopedisi, Dârülerkam’ı İslâm tarihindeki ilk eğitim-öğretim merkezlerinden biri olarak değerlendirir. Kur’an öğrenimi ve öğretimi burada önemli bir yer tutuyordu. Talebelere tevhid, inanç, itikat, akıl, ruh ve nefis eğitimi veriliyor; İslâmî ve insanî değerler ön planda tutuluyordu.
Dârülerkam’da ilk önce câhiliye döneminin uygulamalarından bıkmış, usanmış insan; Hakk’ın boyasıyla boyanmış, ahlâklı, faziletli, Nebî’yi model alan bir hakikat insanına dönüştürülüyordu.
Henüz bir devlet yoktu.
Kurumsal bir eğitim sistemi kurulmamıştı.
Medrese ve mektep olarak kullanılacak binalar yoktu.
Fakat büyük bir medeniyetin çekirdeği, nüvesi olacak erdemli insanlar yetiştiriliyordu. Âlemlerin Rabbi tarafından görevlendirilmiş, “üsve-i hasene” yani “güzel örnek” olarak tarif edilen Hâtemü’l-Enbiyâ, ümmet şuuruna sahip gönül ve ruh insanları yetiştiriyordu.
Orada vahiy ile insan arasında bağ kuruluyordu. İnsan, kâinatın gözbebeği olarak yorumlanıyordu.
Kur’an’ın ilk emri insana yönelikti. Bu bakımdan son derece anlamlıydı:
“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (Alak, 96/1)
Kur’an, “Oku!” demekle yetinmiyor; “Rabbinin adıyla oku.” diyordu.
Bu, İslâm’ın eğitim ve bilgi anlayışının temelini ortaya koyuyordu.
Bilgi Allah’tan bağımsız değildi. İnsanlık, O’nun ilminin uzantısıyla hayat buluyordu. Akıl vahiyden uzak ve ayrı değil; aynı hakikat kaynağından beslenen iki temel imkân olarak görülüyordu. Ahlâk bilgiden ayrı düşünülmüyordu. Eğitim, hayattan ve hakikatten kopuk olamazdı.
Demek ki bizim eğitim anlayışımızın ilk düsturu ve kaynağı şöyle olmalıdır:

Bilgi insanı değiştirmiyor, kemâlât sahibi yapmıyorsa o bilgi irfanla ve hikmetle buluşmamış, dönüşmemiş demektir. İlim, sahibini yücelterek onu iffetli, erdemli ve hikmetli bir konuma ulaştırmalı; insanı “eşref-i mahlûkat” şuuruna ve “hazret-i insan” makamına kavuşturmalıdır.

DÂRÜLERKAM’IN ÜÇ ÖNEMLİ ŞAHSİYETİ: MUS‘AB B. UMEYR, ABDULLAH B. MES‘ÛD, MUÂZ B. CEBEL

Gönül ve hakikat insanı olan bu yüce şahsiyetler, Dârülerkam’da Efendimiz’in tedrisatından geçerek İslâm’ın ve insanlığın önderleri olmuş, hakikat yolunun yılmaz savunucuları hâline gelmişlerdir.

MUS‘AB B. UMEYR

İslâm’ın sancaktarı, ilk elçisi ve ilk öğretmeni olan Mus‘ab b. Umeyr radıyallahu anh...
Mekke’nin zenginlerinden birinin çocuğu olarak dünyaya gelen Mus‘ab, ailesinin Peygamberimize düşman olmasına rağmen genç yaşta Müslüman olmuştur. Zincire vurularak hapsedilmesine rağmen Efendimiz’e sığınmış ve Habeşistan’a hicret etmiştir.
Genç yaşta olmasına rağmen 621 yılında Peygamberimiz tarafından Medine’deki insanlara İslâm’ı öğretmek üzere görevlendirilmiş ve İslâm tarihinin ilk öğretmenlerinden biri olmuştur.
Mus‘ab’ın Efendimiz’in tebliğ tarzını çok iyi kavraması, Kur’an-ı Kerîm’den o zamana kadar inmiş âyetleri ezbere bilmesi, etkili konuşması, vakurluğu ve cesareti görevlendirilmesinde etkili olmuştur.
Medine’de Üseyd b. Hudayr ve Sa‘d b. Muâz gibi tanınmış şahsiyetlerin Müslüman olmalarına vesile olmuştur.
Es‘ad b. Zürâre ile birlikte cuma ve vakit namazlarını kıldırmış, İslâm’ın Medine’de yayılması için özverili çalışmalarda bulunmuştur.
Uhud’da iki elinin kesilmesine rağmen taşıdığı sancağı kesik kollarıyla göğsüne bastırarak yere düşmesini önlemeye çalışırken bir mızrak darbesiyle şehit olmuş, büyük bir dava eri olarak tarihe geçmiştir.

ABDULLAH B. MES‘ÛD

Bir gün ashâb-ı kirâm radıyallahu anhum toplanarak:
“Kureyşliler Kur’an’ın yüksek sesle okunduğunu dinlemediler. Kur’an’ı onlara yüksek sesle okuyup dinletecek kim var?” dediler.
Abdullah b. Mes‘ûd:
“Ben varım.” dedi.
Arkadaşları:
“Biz senin hakkında Kureyşlilerden korkarız. Biz öyle bir adam istiyoruz ki kendisinin güçlü bir kavmi ve kabilesi bulunsun da Kureyşlilere karşı onu korusunlar.” dediler.
Abdullah b. Mes‘ûd radıyallahu anh:
“Siz beni bırakınız, gideyim. Yüce Allahc beni koruyacaktır.” dedi.
Ertesi gün Kâbe’ye kadar ilerledi. Kureyşlilerin toplandığı sırada yüksek sesle Rahmân sûresini okumaya başladı. Üzerine hışımla saldırdılar; başına ve yüzüne vurdular, mübarek kanını akıttılar. O ise okumasını sürdürdü.
Vücudu yara bere içinde arkadaşlarının yanına döndüğünde:
“Zaten biz senin bu akıbete uğrayacağından korkmuştuk.” dediler.
Abdullah b. Mes‘ûd ise:
“Benim nazarımda şu anda onlardan daha hafif, korkak ve zayıf durumda olan Allah’ın düşmanları yoktur. İsterseniz ben yarın da gider ve onlara bir daha Kur’an dinletebilirim.” diyerek gençlerin pîri olduğunu ispatlamıştır.

MUÂZ B. CEBEL

Dârülerkam’da yetişen Muâz b. Cebel, genç yaşta Yemen’e gönderilmiş ve İslâm’ın önde gelen şahsiyetlerinden biri olmuştur. Hz. Peygamber ile aralarında şöyle bir diyalog geçmiştir:
Peygamber Efendimiz, Yemen’e görevli olarak gideceği sırada onu uğurlarken şu meşhur soruyu sormuştur:
“Sana bir dava geldiğinde nasıl hükmedeceksin?”
“Allah’ın Kitabı ile.”
“Ya kitapta bulunmazsa?”
“Resûlullah’ın sünneti ile.”
“Onda da bulamazsan?”
“O zaman kendi reyimle, yani görüşümle içtihat ederim; hüküm vermekten geri durmam ve kusur etmem.”
karşılığını vermiştir.
Bu cevabın üzerine Hz. Peygamber memnuniyetini belirterek Allah’a hamd etmiştir. Onların arasında geçen bu müşavere, İslâm fıkhında içtihat ve delil kullanımının temel dayanaklarından biri olarak kabul edilmiştir.
İşte Dârülerkam’da yetişen üç cefakâr, vefakâr dava insanı... İslâm’ın mücadeleci gençleri...
Hayatları pahasına Kur’an ve Sünnet davasından vazgeçmemiş, hidayet yolundan ayrılmamışlardır. Ümmetin mimarları arasında yer almışlardır. Gençliklerinde görev ve sorumluluk alarak pişmiş, hizmet ehli olduklarını ispatlamışlardır.
(Sadık Dânâ, İslâm Kahramanları, I, Erkam Yayınları.)

MESCİD-İ NEBEVÎ: BİR MABETTEN FAZLASI

Hicret sonrasında eğitim anlayışı Mescid-i Nebevî ile daha kapsamlı ve teferruatlı bir mahiyet kazanmıştır.
Mescid-i Nebevî yalnızca namaz kılınan bir mekân değildi. Aynı zamanda eğitim, ilim, irfan, istişare, sosyal dayanışma, adalet, yönetim ve toplum hayatının merkezlerinden biriydi. TDV İslâm Ansiklopedisi, Mescid-i Nebevî’nin Medine’nin en önemli ilim ve kültür merkezlerinden biri hâline geldiğini ve burada ders halkalarının kurulduğunu belirtmektedir.
Burada mescit ile mektep birbirinden ayrılmamıştı.
İbadet ile ilim birbirinden koparılmamıştı.
Dünya ile âhiret birbirinin alternatifi hâline getirilmemişti.
Mescid-i Nebevî’nin hemen yanı başındaki Suffe ise bunun en çarpıcı örneklerinden biriydi.
Ashâb-ı Suffe, Hz. Peygamber’in yanında bulunarak Kur’an’ı, dini ve hayatın temel hakikatlerini öğrenen bir topluluk hâline gelmişti. Suffe zamanla fiilî bir eğitim kurumuna dönüşmüş; burada yetişen sahâbîler öğrendiklerini başka bölgelere taşıyarak İslâm’ın ilim ve irfan mirasının yayılmasına katkıda bulunmuşlardı.
Bu tablo bize çok önemli bir hakikati gösteriyor:
Eğitimin nihai amacı diploma değil, istikamettir; hakikati öğrenmek ve yaşamak, ardından onu başkalarına ulaştırmaktır.
Suffe’nin mezunları sadece bilen insanlar değildi. Bildiklerini yaşayan, başkalarına taşıyan; örnek, önder, irfan ve hikmet sahibi insanlardı.
Suffe’de yetişen sahâbîler aynı zamanda Efendimiz’in kâtipliğini yapmışlar; Kur’an’ın ve hadislerin yazılmasında önemli görevler üstlenmişlerdir.

İLİM, İRFAN VE AHLAK: EHL-İ SÜNNET’İN EĞİTİM OMURGASI

Sahih İslâm geleneğinde eğitim üç temel ayağın üzerinde yükselmiştir:
İlim, irfan ve ahlâk.
İlim, hakikati bilmek;
irfan, hakikati kavramak;
ahlâk ise hakikati yaşamaktır.
Kur’an’da Rabbimiz:
“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”
buyurur. (Zümer, 39/9)

Fakat Kur’an’ın bilgi anlayışı kuru bir entelektüalizm değildir. Bilginin insanda huşû, sorumluluk ve kulluk bilinci doğurması beklenir:
“Allah’tan kulları içinde ancak âlimler hakkıyla korkar.” (Fâtır, 35/28)
Buradaki âlim, sadece çok şey bilen kişi değildir. Bildikleri kendisini Allah karşısında daha sorumlu hâle getirerek O’na yaklaştıran insandır.
Hz. Peygamberimizin:
“Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”
hadisi de eğitimin hedefini berraklaştırır.
Öyleyse İslâm eğitiminde başarı ölçüsü yalnızca sınav sonucu değildir. Eğitimin amacı, hakkın savunuculuğunu yapacak hakikat erlerini hayata hazırlamaktır.
Başarı; bilginin karaktere, karakterin davranışa, davranışın da hayra dönüşmesidir. Nihai amaç, İslâm medeniyeti tasavvurunu inşa ve ihya edecek gönül ve ruh insanlarını yetiştirmektir.

OSMANLI: MEDRESE, VAKIF, KÜLLİYE

Eğitim-öğretim kurumları Osmanlı’da gelişme sürecinde ihtisaslaşma yönüyle de zamanın ruhuna göre gelişme ve ilerleme göstermişlerdir:
Medrese, dârülhadis, dârülkurrâ, tekke, dergâh, kütüphane, mektep, cami ve vakıf...
Osmanlı tecrübesinde eğitim müesseseleri büyük ölçüde medeniyet bütünlüğü ve perspektifi içerisinde düzenlenmiştir.
Osmanlı medreselerinin ilk önemli örneklerinden biri, Orhan Gazi döneminde 1331’de İznik’te kurulan medresedir. Büyük âlim Dâvûd-i Kayserî medresenin baş muallimidir. İlim tarihinde önemli katkılar sunan Dâvûd-i Kayserî, özellikle varlık ve bilgi meseleleri üzerine yaptığı çalışmalarla temayüz etmiştir.
Sonraki dönemlerde Bursa ve Edirne önemli ilim merkezleri olmuş; Fâtih’in Sahn-ı Semân ve Kanûnî’nin Süleymaniye medreseleri Osmanlı ilim hayatının zirve kurumları arasında yer almıştır.
Burada “medrese”yle birlikte toplumsal yapıyı düzenleyen, eğitimi kolaylaştıran ve sosyal düzenin can damarları niteliğindeki kurumları da zikretmek gerekir.
Medreselerin arkasında vakıf müesseseleri vardı.
Vakıf, eğitimin ekonomik zeminini oluşturuyordu. Öğretenlerin ve öğrenenlerin insani ihtiyaçlarını karşılıyor, onların hayatlarını kolaylaştırarak ilim ve irfanda ilerlemelerini sağlıyordu.
Devasa kütüphaneler bilgiye erişimi kolaylaştırıyor, ilmî kaynaklara ulaşılabiliyordu.
Camiler toplumu bir araya getiriyor, kulluğun zirveleşmesini sağlıyordu.
Külliye ise farklı hizmetleri aynı medeniyet ikliminde buluşturarak sosyal düzenin kurulmasını ve korunmasını tesis ediyordu.
Dolayısıyla Osmanlı’nın bize bırakacağı en önemli ders, eski kurumların isimlerini aynen tekrar etmek ve korumak değildir.
Eğitim, toplumun bütün unsurlarını kapsayıcı ve eğitici olmalıdır. Genç nesillerle birlikte toplumsal katmanların her ferdini uyumlu ve erdemli hâle getirerek sosyal uyumun sağlanmasına katkı sunmalıdır.
Bugünün eğitim kurumları da aileden camiye, üniversiteden sivil topluma, kültürden sanata kadar geniş bir zeminde yeniden düşünülmeli ve yeni imkânlar sunmalıdır.
Eğitimin asıl amacı, medeniyetin temel unsuru olan insanı merkeze alarak onu ruhen ve bedenen, zamanın ruhuna göre yetiştirmek olmalıdır.

CUMHURİYET’TEN BUGÜNE: YENİ ŞARTLAR, YENİ İHTİYAÇLAR

Cumhuriyet döneminde eğitim sistemi, yeni devlet ve toplum şartları içerisinde yeniden yapılandırıldı. Din eğitimi de farklı dönemlerde farklı kurumlar ve modeller üzerinden gelişti.
Kur’an kursları, imam-hatip okulları, ilahiyat fakülteleri ve Diyanet’in yaygın din hizmetleri bu tarihî sürecin farklı halkalarını oluşturdu.
Bugün ise yeni bir dönemin eşiğindeyiz.
Çünkü artık karşımızda yalnızca okulun eğittiği bir gençlik yok.
Algoritmaların eğittiği ve yön verdiği bir gençlik var.
Sosyal medyanın şekillendirdiği,
YouTube’un yönlendirdiği,
dijital oyunların kuşattığı,
yapay zekânın cevap verdiği,
küresel kültür endüstrisinin sürekli mesaj bombardımanına tuttuğu bir gençlik var.
Bu nedenle bugün din eğitimi de genel eğitim de yeni sorun ve meselelerle karşı karşıyadır:
Hakikati yapay görüntüden nasıl ayıracağız?
Çağın ağları, bağları ve bağlamları gençliği çepeçevre kuşatmış durumda. Deyim yerindeyse her nefesini kontrol ediyor. Hazın, hızın ve ayartının kollarından neslimizi nasıl kurtaracağız?
Meselenin özü budur.
Gençlerimize bilgiyi seçme, sorgulama, doğrulama ve anlamlandırma ahlâkını ve irfanını kazandırarak onların kurtuluşunu sağlamalıyız.
Kur’an’ın uyarıcı hükmünde:
“Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın.”
(Hucurât, 49/6) buyruluyor.
Bu uyarı, dijital çağın bilgi kirliliği ve algıyı olgu hâline getirme ahlâksızlığı karşısında adeta bir hakikat ve medya okuryazarlığı ilkesi olarak yeniden okunmalı ve buna göre tedbirler alınmalıdır.

DİYANET’İN HUTBELERİNDEN MEDENİYET EĞİTİMİNE

Diyanet İşleri Başkanlığı Din Hizmetleri Genel Müdürlüğünün güncel hutbe başlıklarına baktığımızda “Peygamberimiz ve Güzel Ahlâk”, “Vatan Sevgisi”, “Mevlid-i Nebi”, “Her Yetim Bir Emanet” ve “Kardeşlik” gibi konuların öne çıktığını görüyoruz.
Bu başlıkların her biri aslında daha büyük bir eğitim tasavvurunun parçası hâline getirilebilir, getirilmelidir.
Çünkü hutbe yalnızca haftalık bir konuşma, geçiştirilecek bire sohbet değildir.
Doğru tasarlandığında ve sunulduğunda hutbe, caminin medeniyet kürsüsüdür; İslâm medeniyetinin kurucu ve koruyucu unsurlarından biridir.
Cami de yalnızca ibadet edilen mekân değil; insanın hakikatle buluştuğu bir eğitime merkezi, medeniyet tasavvurunun hayat bulduğu kutsal bir mekândır.
Günümüzde maalesef “Mihraplar müminleri harekete geçiremiyor.”
Müslümanlar çağın ağları arasında ruhunu kaybetmiş; Kur’an’dan, Sünnet’ten ve sahih gelenekten uzaklaşarak dijital mecraların oyuncağı hâline gelmiştir.
Hutbe okunurken elindeki telefonla “okey oynayan” kişiler, dinî sorularına “Google Hazretleri”ne sorarak cevap arıyor...
Cami cemaati böyleyse gerisini siz tahayyül ediniz.
Burada yapılması gereken ve ihtiyaç duyulan mesele; hutbeleri yalnızca “bilgi veren metinler” olmaktan çıkarıp gençlerin dünyasına ulaşabilecek irfan, hikmet, ahlâk ve medeniyet diliyle güçlendirmektir. Nesillerin ruhlarına nakış nakış işlenecek yeni yollar bulmak zorundayız.

BUGÜNÜN DÂRÜLERKAM’I

Öyleyse bugün yeni bir Dârülerkam’a, Suffe’ye, yeni nesil kurralara ihtiyacımız var.
Fakat bu Dârülerkam ille de bir ev veya kurum olmak zorunda değildir.
Bir caminin gençlik halkası olabilir.
Bir vakfın okuma salonu olabilir.
Üniversitelerin sosyal faaliyet kollarında gençlerle buluşulabilir.
Bir kitap ve fikir meclisi olabilir.
Kültür merkezleri, mâneviyat unsurlarının sunulduğu edep ve ahlâk merkezleri hâline getirilerek sosyal doku korunabilir.
Dijital eğitim platformları kurularak eğitim yuvası olarak hizmet sunulabilir.
Hatta çağımızda bunların tamamının birbirine bağlandığı yeni bir medeniyet tasavvuru ve eğitim ağı oluşturulabilir.
Mesele binanın adı, unvanı, yeri ve yurdu değildir.
Mesele, ruhun yeniden kurtarılması ve korunması için ilim, irfan ve hikmetle başlayan medeniyet yolculuğuna çıkabilmektir.
Bugünün Dârülerkam’ı genç insana sadece “neye inanacağını” değil; niçin inanacağını, nasıl düşüneceğini, hakikati nasıl arayacağını, bulacağını ve bildiği hakikati nasıl yaşayacağını öğretmelidir.
Bugünün Mescid-i Nebevî modeli de camiyi hayatın merkezine yeniden taşımalı, mâbed merkezli bir sosyal hayatı inşa etmelidir.
Bugünün Suffe’si, ilim talebesini yalnız bırakmamalı; ona kitap, hoca, arkadaş, imkân, rehberlik, aidiyet ve kişilik kazandırmalıdır.
Bugünün Osmanlı vakfı ise eğitimi ekonomik kaygıların tamamen insafına bırakmadan, toplumsal dayanışmanın ve hayır kültürünün gücüyle desteklemeli; her talebeye okul, yurt, burs ve hayatını kolaylaştıracak imkânlar sunmalıdır.

SONUÇ: KÖKÜ KORUYARAK GELECEĞİ İNŞA ETMEKTİR

“Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir.”
Zaman ve mekân hızla değişmektedir. Özünü ve hakikatini koruyarak değişmek, zamana meydan okumaktır. Hakikatten kopmamak için güncellenmek, inancımızın gereğine göre yenilenmek ve çağın ruhuna hâkim olmak gerekir.
Güncellemek; kökü koruyarak yeni şartları anlamak, yöntemi yenilemek ve aynı hakikati çağın diliyle yeniden anlatabilmektir.
Kur’an’ın lisanıyla:
“Bir topluluk kendilerindeki özellikleri değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.”
(Ra‘d, 13/11)
İlâhî hüküm, değişimin insanın iç dünyasından başlaması gerektiğini hatırlatır.
Bugün eğitim sistemimizi tartışırken yalnızca müfredatı konuşmamız, kanayan bünyeyi kurtarmaya yetmiyor.
Müfredat kadar muallimi, bina kadar talebeyi, bilgi kadar kişiliği ve şahsiyeti konuşmalıyız.
Çünkü iyi bir öğretmen bazen bir müfredattan daha fazla medeniyet tasavvuru kurabilir.
İyi bir kitap bazen bir okuldan daha uzun ömürlü iz bırakarak ahlâklı ve faziletli bir nesil inşa edebilir.
İyi bir örnek, yüzlerce kitaptan ve nasihatten daha güçlü bir şekilde nesillere ışık ve yol olabilir.
Bizim asıl meselemiz sadece müfredat değil, insanı yeniden inşa etmektir.
Kulluk şuuru ile donatılmış gönül insanını nasıl bulacağız, nasıl yetiştireceğiz?
Dârülerkam bize başlangıçtaki nebevî modeli gösteriyor.
Mescid-i Nebevî bize eğitim ile hayatın nasıl bütünleştiğini ve olgunlaştığını gösteren numuneler sunuyor.
Suffe bize ilmin nasıl şahsiyete dönüştüğünü, câhiliye insanının nasıl kemâlâta ulaştırıldığını gösteriyor.
Ehl-i Sünnet’in ilim geleneği bize vahiy, akıl, nakil, usul ve ahlâk dengesinin nasıl kurulacağına ayna oluyor.
Osmanlı bize medreseyi, vakfı, şehri, camiyi, külliyeyi ve toplumu nasıl bütünleştirdiğinin tecrübesini; İslâm’ın medeniyet tasavvurunun hakikatini anlamamızı sağlayacak büyük bir mirası bırakıyor.
Cumhuriyet bize modern devlet ve toplum şartlarında eğitim meselesinin yeniden ele alınması tecrübesini sunuyor.
Bugün ise bütün bu mirası dijital çağın şartlarıyla yeniden buluşturmak bizim sorumluluğumuzdur.
Çünkü mesele geçmişi aynen tekrarlamak değildir.
Mesele, geçmişin ruhunu geleceğin diliyle, dijital çağın imkânlarıyla yeniden buluşturmak; kurmak, okumak ve okutmaktır.
Ve bunun için yeni bir eğitim seferberliğine ihtiyacımız vardır:
Vahiy ile aklı buluşturan, ilim ile irfanı kaynaştıran, bilgi ile ahlâkı bütünleştiren, teknolojiyi hikmetin hizmetine veren, camiyi hayatla yeniden buluşturan, vakıf ruhunu çağdaş imkânlarla yeniden ihya eden ve genç insanı bir medeniyet öznesi olarak yetiştiren bir eğitim seferberliğine...
Medeniyet, insanın zihninde başlar; kalbinde derinleşir, ahlâkında görünür ve hayatında ete kemiğe bürünerek hayat olur, hayat sunar.
Dârülerkam’ın bize bıraktığı en büyük ders budur.
Biz çocuklarımızı sadece bir dünya hayatına mı hazırlıyoruz?
Onların doktor, avukat, hâkim, vekil ve benzeri mesleklere sahip olarak refah içerisinde bir ömür sürmelerini mi istiyoruz?
Elbette meslek, kariyer ve dünya hayatının imkânları önemlidir. Fakat asıl mesele, önce insanı yetiştirmektir.
Önce ahlâk, önce fazilet, önce insanlık...
Sonra meslek, kariyer ve başarı...
Çünkü insanî vasıflar olmadan kazanılan meslek ve makam, insanı kemâle ulaştırmaya yetmez. Bu noktada halk arasında söylenen şu söz son derece anlamlıdır:
“Kadı olmuşsun, ancak adam olmamışsın.”
Öyleyse asıl hedefimiz, meslek sahibi insan yetiştirmenin ötesine geçerek; ilim, irfan, hikmet, ahlâk ve fazilet sahibi insan yetiştirmek olmalıdır.
Yoksa geleceği inşa edecek, insanlığa umut olacak âlim, ârif ve hâkim insanı mı yetiştiriyoruz?
Cevabımız, nasıl bir medeniyet kuracağımızı belirleyecektir...

2026-2027 Eğitim-Öğretim dönemi başlarken,ülkelerin
eğitim-öğretim seviyelerini ölçme ve değerlendirme kurumu PISA’nın sıralamasında üstlerde yer almamız elbette sevindiricidir. Emeği geçenlere ve gençlerimize muhabbetlerimi arz eder, başarılarının devamını dua ve niyazlarımla temenni ederim...

Eğitim-Öğretim dönemininde ülkemize,milletimize,insanlığa faydalı,faziletli nesiller yetiştirmek umudu,duasıyla...

Fi emânillâh...

Vesselâm...

KAYNAKÇA:
Kur’ân-ı Kerîm: Alak, 96/1-5; Zümer, 39/9; Fâtır, 35/28; Hucurât, 49/6; Ra‘d, 13/11; Fussilet, 41/30.
Müslim, Ebü’l-Hüseyin Müslim b. Haccâc. el-Câmiʿu’s-Sahîh, “Zikir” bölümü.
TDV İslâm Ansiklopedisi: “Dârülkurrâ”, “Cami”, “Mescid-i Nebevî”, “Suffe”, “Medrese”, “Talim ve Terbiye”, “İlmiye”, “Vakfiye” maddeleri.
Diyanet İşleri Başkanlığı, Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü: Türkçe Hutbeler Arşivi.
Hamîdullah, Muhammed. İslâm Peygamberi.
Köprülü, M. Fuad. İslâm ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları ve Vakıf Müessesesi.
Dânâ, Sadık. İslâm Kahramanları, I, Erkam Yayınları.