Bir şehri anlamak, onun binalarını görmekten önce hafızasını dinlemektir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şehirlerine bakarken yaptığı belki de en önemli şey buydu.


O, şehri yalnızca coğrafi bir yerleşim olarak görmezdi. Şehir; geçmişin, bugünün, insanın, tabiatın, sanatın ve hatıraların birbirine karıştığı canlı bir organizmaydı.
Bu yüzden Beş Şehir’de Erzurum, Konya, Bursa, İstanbul ve Ankara'yı anlatırken aslında yalnızca şehirleri anlatmadı. Türkiye’nin değişen ruhunu şehirlerin hafızası üzerinden okumaya çalıştı.
Peki Tanpınar bugün Osmaniye’ye gelseydi ne görürdü?
Muhtemelen önce binalara değil, toprağa, insana ve hafızaya bakardı.
Ve Osmaniye’yi, Çukurova’nın kenarında kalmış sıradan bir şehir olarak değil; Toroslar’dan Çukurova’ya uzanan bir kültür coğrafyasının hafıza noktalarından biri olarak okurdu.
Tanpınar’ın Osmaniye’sinde Zaman
Tanpınar için zaman yalnızca saatlerin gösterdiği bir ölçü değildir.
Geçmiş, bugünün içinde yaşamaya devam eder.
Bir şehirde eski bir çeşme, bir türkü, bir ağaç, bir sokak, bir zanaat veya bir insan hikâyesi; geçmişi bugüne taşıyan görünmez köprülerdir.
Osmaniye’ye böyle baktığımızda karşımıza çok daha farklı bir şehir çıkar.
Karacaoğlan’ın sesi, Yaşar Kemal’in Çukurova’sı, Abdurrahman Keskiner’in sinema hafızası ve Kalecik’in suyu aynı şehir kültürünün farklı zaman katmanlarıdır.
Tanpınar’ın bakışıyla mesele şudur:
Geçmişi yalnızca hatırlamak değil, onun bugün içindeki izlerini fark etmek.
Yaşar Kemal: Coğrafyanın İnsan Hafızasına Dönüşmesi
Tanpınar, Yaşar Kemal’in eserlerindeki Osmaniye ve Çukurova coğrafyasına baktığında muhtemelen yalnızca bir edebiyatçının doğduğu yeri görmezdi.
Bir coğrafyanın edebiyata dönüşmesini görürdü.
Yaşar Kemal’in dünyasında Çukurova; insanlardan bağımsız bir manzara değildir.
Toprak, dağ, ova, su, sıcak, rüzgâr ve mevsimler insanın kaderiyle iç içedir.
Tanpınar’ın şehir düşüncesi açısından bu son derece önemlidir.
Çünkü şehir, insanın yaşadığı çevreden kopuk değildir.
İnsan mekânı biçimlendirirken mekân da insanın ruhunu biçimlendirir.
Osmaniye’nin kültürel zenginliğinin önemli bir tarafı da burada ortaya çıkar:
Bu topraklar yalnızca insan yetiştirmemiş, kendi insanını anlatan büyük hikâyeler de üretmiştir.
Karacaoğlan: Şehrin Duvarlarından Önce Coğrafyanın Sesi
Tanpınar’ın şehirlerinde musiki, şiir ve gelenek önemli bir yere sahiptir.
Osmaniye’ye onun gözünden baktığımızda ise şehrin kültürel seslerinden biri Karacaoğlan’ın halk şiiri geleneği olurdu.
Karacaoğlan’ın şiir dünyasında Toroslar, yaylalar, yollar, gurbet, aşk ve tabiat iç içedir.
Burada şehir kavramı, bugünkü anlamıyla yalnızca merkezdeki binalardan ibaret değildir.
Yayla da şehre, türkü de hafızaya, dağ da kültüre dâhildir.
Tanpınar belki de Osmaniye’yi anlatırken şehrin sınırlarını haritalardan çıkarıp kültürel coğrafyaya taşırdı.
Abdurrahman Keskiner ve Sinemanın Hafızası
Tanpınar’ın bakışında sanat, hayatın dışında duran bir süs değildir.
Sanat, bir toplumun kendisini hatırlama biçimlerinden biridir.
Bu açıdan Abdurrahman Keskiner, Osmaniye’nin kültürel hafızasını edebiyattan sinemaya taşıyan önemli bir isim olarak karşımıza çıkar.
Sinemanın gücü de burada ortaya çıkar:
Bir şehirde yaşanan hayat, yalnızca insanların hatıralarında kalmaz; hikâyeye, görüntüye ve kültürel belleğe dönüşür.
Selvi Boylum Al Yazmalım da bu hafızanın önemli parçalarından biridir.
Film üzerinden yıllar sonra bile tartışılan sevgi, emek, bağlılık ve insan ilişkileri, Tanpınar’ın önem verdiği başka bir noktaya bizi götürür:
Zaman değişir; fakat insanın temel meseleleri değişmeden başka biçimlerde yaşamaya devam eder.
Kalecik Barajı: Tanpınar’ın Tabiat Duygusu
Tanpınar’ın şehir anlayışında tabiat hiçbir zaman arka plandaki bir dekor değildir.
Su, ağaç, bahçe, gökyüzü ve mevsimler insan ruhuyla konuşur.
Bu nedenle Osmaniye’nin Kalecik Barajı ve doğal çevresi, Tanpınar’ın bakışıyla yalnızca bir su kaynağı veya coğrafi unsur olarak değerlendirilemez.
Burası insan ile tabiat arasındaki ilişkinin okunabileceği bir mekândır.
Tanpınar muhtemelen suyun kendisinden çok, insanın suyun karşısında nasıl değiştiğine bakardı.
Çünkü modern insanın en büyük kayıplarından biri belki de tabiatla kurduğu yavaş ve dikkatli ilişkiyi kaybetmesidir.
Osmaniye’nin doğası bu nedenle yalnızca korunması gereken bir güzellik değil, şehrin ruhunun bir parçasıdır.
Tanpınar’ın Osmaniye’sinde Asıl Mesele: Süreklilik
Tanpınar’ın şehir düşüncesinin merkezinde önemli bir kavram vardır:
Süreklilik.
Geçmişi olduğu gibi tekrar etmek değil…
Geçmişi bugünün içinde yeniden anlamlandırmak.
Osmaniye’nin önünde de tam olarak böyle bir mesele vardır.
Yaşar Kemal’i yalnızca bir isim olarak anmak yeterli değildir.
Karacaoğlan’ı yalnızca bir şair olarak hatırlamak yeterli değildir.
Abdurrahman Keskiner’i yalnızca bir sinemacı olarak bilmek yeterli değildir.
Kalecik Barajı’nı yalnızca bir doğal alan olarak görmek de yeterli değildir.
Asıl mesele, bu değerlerin bugünün Osmaniyelisiyle yeniden buluşmasını sağlamaktır.
Çünkü hafıza kullanılmadığında müzeye dönüşür.
Yaşatıldığında ise kültüre dönüşür.
Osmaniye: Henüz Yazılmamış Bir Beşinci Şehir
Tanpınar bugün yaşasaydı belki Osmaniye’yi de kendi şehirleri arasında farklı bir pencereden değerlendirirdi.
Erzurum’da zamanın ağırlığını,
Konya’da manevî derinliği,
Bursa’da geçmiş ile tabiatın birlikteliğini,
İstanbul’da medeniyetlerin karşılaşmasını,
Ankara’da değişimin ve Cumhuriyet’in iradesini ararken;
Osmaniye’de ise Çukurova’nın insanını, Toroslar’ın sesini, halk şiirinin sürekliliğini, edebiyatın coğrafyayla buluşmasını ve sinemanın hafızasını arardı.
Belki de onun Osmaniye’si şu cümlede toplanırdı:
> *“Bir şehrin gerçek tarihi, taşlarında değil yalnızca; insanlarının hatıralarında, türkülerinde, hikâyelerinde ve tabiata bıraktığı izlerde yaşar.”*
Osmaniye tam da bu nedenle yalnızca bir şehir değildir.
Bir hafızadır.
Yaşar Kemal’in kelimelerinde,
Karacaoğlan’ın sazında,
Abdurrahman Keskiner’in sinema dünyasında,
Selvi Boylum Al Yazmalım’ın kültürel hatırasında,
Kalecik’in suyunda
ve Çukurova’nın sonsuz ufkunda yaşamaya devam eden bir hafıza…
Tanpınar’ın gözleriyle bakmayı öğrenirsek Osmaniye’nin belki de bugüne kadar yeterince fark etmediğimiz tarafını görürüz:
Şehir, geçmişin yükü değil; geçmişle bugün arasında kurulan canlı bir konuşmadır.
Ve Osmaniye’nin bu konuşması hâlâ devam etmektedir.
Bu yazı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şehir, zaman, hafıza, tabiat ve kültür üzerine düşüncelerinden yola çıkılarak kaleme alınmıştır. Metindeki değerlendirmeler, Tanpınar’ın Osmaniye hakkında doğrudan ortaya koyduğu kesin görüşler değildir; edebî ve düşünsel bir yorum niteliğindedir, bağlayıcı bir iddia taşımaz.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ı saygı ve rahmetle selamlıyoruz.