"Sana geldim içim umutlarla dolu, Beni sarhoş etme İSTANBUL ne olur."(ÜYO)
Âciz bir kul olarak; ülkemizin mücevheri İslambol'a, milenyum çağının on ikinci yılında hicret etmek mecburiyetinde kalarak gelmiştim. Evlatlarımın ikametgâhı olan “Gümüş Arayıcılar” sokakta bulunan meskene yerleşerek bu güzel şehrin kutsal havasını solumaya başladım. Bu arada, “Neden Gümüş Arayıcılar Sokak? Niçin Altın Arayıcılar Sokak değil?” diye de espiri ile karışık yakınıyordum. Anlatmak istediğim;en iyiye ulaşmak,kemalata erişmek...
Mü'min her şeyin güzeline,hakikatine ulaşmak için yol almalı,yol bulmalı,yol olmalıdır...
Oysaki Mekke, Medine, Mescid-i Aksa'nın arkasından gelen dördüncü harem olan şehr-i İstanbul'da yaşamamı nasip etmişti Ötelerin Ötesi. Başlangıçta bir hafta çile hayatı yaşadıktan sonra dışarıya attım kendimi. Karşılaştığım ilk âdeme selam vererek gayri ihtiyarî durumumu izah ettim.
Ne yapmam gerektiğini sorunca, o şahıs ilacımın Balaban'da olduğunu söyledi. Oraya gitmemi tavsiye ederek ayrıldı ve ben de tarifi üzerine kadim zamanlarda Mevlevihane olarak hizmet vermiş olan dergâha ulaştım.
Çekinerek kapıyı çaldığımda beyefendi birisi kapıyı açarak içeriye davet etti. Ne istediğimi sorarak nasıl yardımcı olabileceğini sordu. Hâlimi anlatarak bir süre tebessümle sohbet ettik. Meramımı anlamıştı, rahmetli Memduh Cumhur. Beraberce tekkenin üçüncü katına çıktığımızda 15–20 kişilik edip,üdeba,şair, hattat, sanatçı gibi meşhurlar büyük masanın etrafında oturmuşlar, kahvaltıyla beraber hoş sohbet ediyorlardı. Davete icabeten oturarak sohbete katıldım. Ancak öyle bir dinleyişle huşu buldum ki hem benim hem de arifanların hoşuna gitti.Öğle salât'ına çağrıldığımızda müteşekkirliğimi arzederek böyle müstesna sohbetlere devamlı katılmak arzumu ilettim,kabul buyurdular.Daha sonraları da (her salı) mutat olan sohbetlere devam ederek bu güzel şehrin güzel insanlarını ve "Bulutlarda şahlanmış Fatih'den kalmış kır at,Pırlanta'dan kubbeler belki bir milyar kırat." diye edibin tarif ettiği mukaddes şehri tanımaya başladım.
Sonrasında Ahmediye Mahallesi'nde bulunan Dönmedolap Sokak'ta, mülkiyeti vakıflara ait olan meskene taşındık. Sonradan öğrendiğime göre, üzerinde ikamet ettiğimiz sokak; geçmişte Surre alayının ve ordu-yi humyunun divan cadesinden eminönüne oradanda kayıklarla Mihrimah Sultan Camii'nin önüne geçerek bu yolu takiple Ayrılık Çeşmesi'ne vardıkları oradan da yolcu etmeye gelenlerin geriye döndüğü,gidenlerinde menzillerine revan oldukları güzergâh imiş. Aynı zamanda böyle bir mekânda oturmam ilahî iradenin nasibidir diyerek şükür secdesine ardım,taat'lar da bulundum.
Bilenlerin bânisinin hikmet ve himmetiyle; Eyübsultanları, Hüdayileri, Ebu'l Vefaları, Yahya Efendileri, Akşemseddin'leri, Feneri'leri, Gürani'leri, Hızır Çelebi'ler gibi gönül ve ruh hekimlerinin mekân-ı manevîlerini ve sayamadığım âlim, ârif, hikmet sahiplerinin makamlarını ziyaret etme huzuruna kavuşturan o yüce Yaratana nasıl hamdetmem? Şükretmezsem nankörlük etmiş olmaz mıyım?
Osmanlı'nın yaklaşık 16 milyon km²'lik vatanımızı ve âlemi adaletle, suhuletle idare ettiği payitahtında; İmparatorluğu kurarak 630 sene yöneten 34 (II.Murad ve Fatih ikişer defa tahta oturdukları için 36 padişahımız olduğunu kabul ederiz) sultanın türbelerini, yaptırmış oldukları külliyeler, kütüphaneler,camiler,çeşmeler,medrese ve tekkeleriyle birlikte hanım sultanların ve hanedanın diğer fertlerinin yaptırdıkları muhteşem külliyeler,ibadet hanaler ve muhtelif binaları görmenin mutluluğu ile müşerref oluyordum.
Tarihi mekanları gezerek ziyeret ediyor bilgim ve görgüm artıyor,hemde hoşça vakit geçirerek sürurum artıyordu.
Derslerine devam ederek,dostluklarını kazandığım,rahmet-i rahmana kavuşan hocalarımdan;Emin Işık'a, Memduh Cumhur'a (içerisinde 32 bin kitap PDF'si bulunan bir diski vererek bana bir okuma arşivi kazandırdığı için daima duacıyım), Mehmet Genç'e, Hacı Selim Ağa Kütüphanesi Müdürü Hüseyin Bey'e (Selim Ağa; kölelikten ağalığa yükselmiş, birikimiyle kütüphane yaptırma şerefine nail olmuş ulvî bir şahsiyettir) ve sayamadığım dostlarıma rahmet ve mağfiret diliyor,hürmetle, muhabbetle yâd ediyorum.
Kadim şehre hicret'imden sonra çeşitli mahfillerde verilen derslere devam ederek bilgisizliğimi gidermeye çalıştım. Mümtaz hocalarım: Dursun Gürlek, Osman Kemal Kayra,Sait Başer,M.Said Doğan, Abdullah Develi, Hilmi Gölünkçü, İsmail Kara, M. Ziya hocam, Habip hocam ve isimlerini sayamadığım hocalarıma uzun ömürler, salih ameller dileyerek şükranlarımı, hürmetlerimi arz ederek her iki alemde de saadetler diliyorum.
Saydığım veya sayamadığım seçkin hocalarım; dili adeta bir mücevher inceliğiyle işleyerek kullanmaları ve hoş sohbetleriyle beni daima mest etmişlerdir, mest etmeye devam etmektedirler. Anlattıklarını tam olarak idrak edemesem de samimi olarak söyleyeyim ki pür dikkat öğrenmeye çalıştım,çalışıyorum.Aman ne yazık ki yaşımdan mıdır,yoksa başka eksiklerimden dolayı mıdır,emek vererek katıldığım dersleri tam olarak öğrenebilmiş değilim. Elimden geleni yaptım. Başka ne yapabilirdim ki? Yazdım,çizdim,dikketle hocalarımı dinleyerek öğrenmeye çalıştım ve çalışıyorum.
O kadar ilim irfan peşinde koşmama rağmen cehaletten kurtulmuş değilim. Ancak şunu öğrendim ki:
“İlim bir lucce-i bi-sahildir,
Anda âlim geçinen câhildir.”
(İlim-irfan sahili olmayan sınırsız bir denizdir. Onda âlim geçinen, gerçekte cahilin tâ kendisidir.)
Gerçek şu ki;Öğrenilen bilgi hayata uygulanmıyor,yaşama dönüştürülmüyorsa şahsa bir faydasının olmadığı gibi,ayrıca bilipte yaşamadığı için mesuliyeti artarak katlanmaktadır.
Bilmeyen bir günah işlediğinde bir birim cezası var iken,bilipte yaşamayanların,amel etmeyenlerin cezasının katlanarak uygulanacağı dini kaynaklarda bariz bir şekilde açıklanmıştır.
Efendimiz(sav) bu gerçeği şöyle izah etmişlerdir:
"Yâ Râb!Amel etmediğim ilmin şerrinden sana sığınırım."sözleriyle açıklayarak öğrenilen bilginin hayat bulmasının faydalarını anlatır.Bilinen yaşanırsa,hayat olursa,hayat sunarsa değer kazanır buyurmuşlardır.
Mevlana Celaleddin Rûmî Hazretleri de:
“Cahilin makamı sehl olmaz.”
(Cahil insanın bilmesi, öğrenmesi, kemâle ermesi kolay değildir.)
buyurarak cehaletten kurtulmanın meşakkatini, çok emek istediğini vurgulayarak daima “olma yolculuğunda” bulunmayı öğütler. Yani kişi bilme, bulma, olma yolculuğunda emek sarf etmeli, kemâlat yolunda ilerlemeli, olma,erme gayretiyle sefere çıkmalı… “Olmaya bak olmaya.” diyerek ârifler, hâkimler kişilere yol,yordam gösterirler…Kemalat'a ulaşmalarını arzu ederek,netice “Olmak”tır,diyerek şevklendirirler...
Mevlana Hazretleri seyr-i sülûkunu ve erme yolculuğunu;“Hamdım, piştim, yandım.” diyerek anlatır.Yanmadan olgunluğa ulaşılamayacağını,kemâlata erişilemeyeceğini telkin ederek,pişerek,yanmayı öğütler ve tavsiye eder...
Bediüzzaman ise seyr-i sulukunu;“1. Said, 2. Said, 3. Said” olarak açıklayarak bilme,bulma,olma ve erme erdemini izah ederek olmaya dikkat çeker.
Tasavvuf literatüründe ise enfusi yolculuk ve seyr-i sülûk: “İlim – İrfan – Hikmet” olarak izah edilir.Aynı zamanda;Nefs-i emmare'den-Nefs-i Kamile'ye doğru dağları,tepeleri aşarak hakikate ulaşma seferine vasıl olmak...
["İlim,hakikatin 'söz' halidir.İrfan,hakikatin 'göz'(kalp gözü)halidir.Hikmet'se hakikatin 'öz'halidir.
İlim,'çağrı'dır.İlahi çağrı vahiy ve sünnet...İrfan 'çağ'dır.İslam ve nebevi çağı kurma. Hikmet'se 'çağlayan'dır: İlahi 'çağrı'yla buluşan,nebevi çağla oluşan insanın hakikatini çağlayana dönüştürme çabası, yolculuğu...
İlim, 'söz'ü zenginleştirir.İrfan 'zihn'i ve ruhu derinleştirir. Hikmet'se 'öz'ü gürleştirir,kuvvetlendirir...
İlim,'ribat'tır:Hakikate sarılma,bağlanma.İrfan 'irtibat'tır. Hakikatin bağlarını birbirine bağlama. Hikmet'se 'rabıta'dır: Bağ kurma,çağ kurma,çağrısı oluk oluk akan insanı yıkayıp arındıran bir temizlenmeye bir çağlayana kavuşturma yolculuğu...
İlim,'bakış'tır.İrfan 'akış'tır. Hikmet'se 'varış'tır. Hakikatle bir olmadır...Hakla buluşmadır...
Hasıl-ı kelâm,ilim hakikatin toprağa düşürülen tohumudur.İrfan hakikat ağacının toprakta tomurcuk'lanması, filizlenmesidir. Hikmet'se hayat olan,çiçek açan, hayat ağasının,meyve vermesidir. Amaç meyvedir."(Kaplan,Yusuf,M.Tasavvuru kitabın son sayfası)]
Eyübsultan'ın Gölgesinde İstanbul
Neticede bu şehir, Efendimizin müjdesine nail olmuştu. Gazvelerin tamamına katılan (Halifeler döneminde de bütün cihad'lara katılarak İslam'ı yaymak için elinden geleni yapmış ulu bir sahabedir Eyübsultan), Efendimiz(sav)Hendek Gazvesi'nde koca bir taşı mübarek elleriyle kırarken:
“Kostantiniyye elbette feth'olunacaktır.
Onu fetheden kumandan ne mübarek kumandan;
Onu fetheden asker ne mübarek askerdir.”
Buyuran Resulullahın müjdesini de işitmişti,Eyupsultan hazretleri...
Efendimiz'in(sav) müjdesini nail olmak için çok yaşlı olmasına rağmen Yezid b.Muaviyenin komutasındaki İslam ordusuyla H:49/M:669 yılında sefere çıkarak İstanbul'a gelmiştir. Savaş sürerken şehit oluyor. Vasiyeti üzerini surlara yakın bir yere gömülerek daimi ikametgahına uğurlanıyor.
İstanbul 1453 tarihinde Fatih tarafından feth'edilince sultanla Akşemseddin tarafından hazretin mezarı bulunarak türbesi yaptırılıyor ve yanınada cami yaptırılarak ibadete açılıyor. Böylece Eyupsultan hazretleri bu eşsiz şehrin manevi muhafızı oluyor.Kıyamete kadar muhafızlığı devam edecektir İnşallah...Nurlar içindeki mekanında huzurla yatsın...
Eyübsultan Camii duvarlarını süsleyen kelâm-ı kibarda:
“Yetişmez mi bu şehrin halkına bu nimet-i Bârî,
Habib-i Ekrem'in yârı Eba Eyyûb el-Ensârî.”denilerek anlatılan Eyübsultan (ra):
Hazret-i Resulullah'ın bayraktarlığını yaparak yanından hiç ayrılmamış, Medine'de yedi ay misafir ederek ağırlamış, sahabelerin güllerinden bir numune olan zat-ı muhteremin şehrimizde daimî olarak meftun olması en büyük nimet ve koruyucu kalkandır.
Bir mekan;içinde yaşayan insanlar sayesinde değer bulur veya değersizleşir.
Eyup'ta,Eba Eyüp el-Ensari hazretlerinin meskun bulunması orasını mana aleminin zirvesi yaparak ulu bir mekana dönüştürmüştür.Kelamı kibarda:
"Şerefü'l-mekan bi'l-mekin/Bir yerin şerefi orada bulunanlardan gelir,itibar kazanır."buyrularak önemli olanın şahsiyetli insan olduğu anlatılmaktadır.O mekanda,O mübarek olmasaydı,normal bir yer olur esamesi okunmazdı.
Nice kadim medeniyetlere beşiklik yapmış,değerine paha biçilmez,âlemin gözbebeği olan mekandayım.Ne kadar şükretsem,kulluk yaparsam yapayım,bu ni'metler karşısında yetersiz kalacağımın farkındayım,ancak yetersizde olsa yola devam diyorum...Hakikat yolunda seyir halinde...
Çağımızın "Sultanu'ş-şüara"sı Necip Fazıl İstanbul'u methederken:
"Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar. ...
Ay ve güneş ezelden iki İstanbul'ludur. ...
Gecesi sümbül kokan
TÜRK'çesi bülbül kokan,
İstanbul,İstanbul"
Kalemiyle kelamların en nadidesi ve inci mercan olanını şiirleştirerek,ulvi bir ustalık ve maharetle sözlere dökerek anlatmıştır.Üsdat vefat etmeden önce söylediği son beytide manidar ve ibret alınacak bir öğüt niteliği taşımaktadır:
"Ne güneşler doğup battı üstümden,
Birgünü birgüne bağlayamadım."vecizeleriyle ömrünü tamamlayarak "Uçmağ avarmış'tır.
Baki ise(16.yy.Sultanu'ş-şüara"sıdır.)İstanbul'u öyle bir anlatırki aşık olmamak,vurulmamak mümkün değildir.
"Bu şehr-i İstanbul ki bi-misl ü bahadır,
Bir sengine yekpare 'Acem mülkü'fedadır."
Kelamlarıyla söze dökerek vecizeleştirmiştir. Öyle mümtaz sözcükler kullanmış ki hayran kalmamak mest olmamak mümkün değildir.
"Dünyada tek ülke,bir devlet olsaydı başkenti İstanbul olurdu."Sözleriyle Napolyon'da nadide şehrin konumuna ve kıymetine dikkat çekmiştir.
Yıllardır,hocalarımı gördüğüm,derslerine devam ettiğim zaman sürurum artıyor,morelim yükseliyor,huzur buluyorum.
Zindeleşiyorum. Gözüm,gönlüm açılıyor...Hayatımın anlam kazandığını hissederek mutluluklara gark oluyorum...
Hızır'ın Mahfelde Göründüğü Rivayeti
Günlerden bir pazar günü, muhterem hocam Dursun Gürlek'in dersine, hayatımın hakikatine dönüşen alışkanlığım mı, nasip mi desem; her ne hikmetse geç de olsa ulaştım. Evliya Çelebi'yi anlatıyordu. Konuyu o kadar hakimane bir anlatışla anlatıyordu ki hazirunu mest ediyordu.
Anlatılacak konu ancak bu şekilde,kelâmı kibarlarla,mümtaz ve müstesna sözlerle anlatıldığı zaman dinleyenleri celp ederek can kulağıyla dinletebilirdi.
Hocam Osmanlı kültürüne vakıf,özünü kavramış,aşina bir şekilde,gönülleri huzurlandıran mütevazi edasıyla anlatması; -Farabi'nin udu'yla dinleyenleri kendinden geçirdiği gibi-taliplerini sanki bulutlar üstünde raks edererek gezintiye çıkarıyordu. Sohbet ederken sanki Şeyh Galib'in mısralarında olduğu şekliyle:
" Varmış diyar-ı vahdete tekrardan gelmiş."de sohbet eden üsdat " İbnü'l Emin" gibi nükteli, latif,gönül alıcı hoş bir eda ile anlatıyor,dinleyenlerin gönül dünyalarına can üflüyordu.
Ben ise zaten âcizâne olarak daimî mest hâlindeydim.
Dersin sonunda îrat edilen Fatiha'dan sonra Mevlevî usulünce hurma ikram edildi. Üstadın ikramından alarak ikindi namazını eda etmek üzere Rabia Gülnuş Emetullah Sultan Camii'ne vardım. Namazdan sonra Kur'an alarak oturdum.Yasin Suresi'ni tertil üzere okumaya başladım. Bir de ne göreyim! Caminin girişte solda kalan mahfilin üst kısmında tavanda yeşille yazılmış bir kitabe gözüme ilişti. Kitabede:
“Edriknî Yâ Hızır Aleyhisselâm.”
yazıyordu. Yıllarca o camide bulunmama rağmen bu veciz kitabeyi görmemiştim. Hoca efendiye sordum:
— “Hocam, bu kitabeyi yeni mi astınız? Yoksa ben mi görmedim? Aslı esası nedir?”
Hoca Efendi de gülümseyerek;
— “Kitabe yıllardır asılı duruyor. Görmek nasip işi,siz farkına varmamışsınız."
diyerek tebessümle anlatmaya başladı.Pür dikket dinleyerek işin hakikatini öğrenmeye yöneldim:
"Zamanlardan bir gün Cuma Hutbe'sini irat(okumaya)etmeye çıkan;Alim,Arif,Amil,imanı,itikadı sağlam bir hoca efendi minbere vasıl olarak,huşu ve şevkle görevini yaparken bir de ne görsün!Şu andaki kitabenin asılı olduğu yerin antında ki mahfilde Hızır Aleyhisselam ve avanesi saf tutmuşlar hutbeyi dinliyorlar.Çok heyacanlanmasına rağmen görevini yerine getirerek inmiş ve kendinden geçmiş haliylede olsa namazı kıldırarak görevini ifa etmiştir.Hocanın şaşkın haline şahid olan arkadaşları sorunca,mahcup,mahzun ve ağlayarak gördüklerini olduğu gibi hikaye ederek anlatır.Anlatılanlar diğerlerinide derinden etkiler.
Olaydan aylar sonra başka bir hoca minbere çıkar.Hutbeyi irat etmek ve Hızır Aleyhisselamı görmektir gayesi.
Hutbeyi okurken,bir gözüylede Hızır(as)gelip gelmediğini gözetlemektedir.Ancak görevini bitirdiği halde ne gelen nede giden vardır.Hüzünlenir.Üzgün bir halde inmeden önce:
"Edrikni Yâ Hızır Aleyhisselam/Bana neden görünmedin ey Hızır Aleyhisselam."diyerek özlemini dillendirir.Beklentisini aşikar ederek sitemde bulunur.
Yaşanan bu vakıa'dan sonra kitabe yazdılarak oraya asılır.Devamlı gözlenerek beklenir.Bir türlü gelen,giden,gören olmaz.
Oysaki Hızır(as)her insana ömründe bir defa görünür derler.Yalnız mübarek tebdil-i kıyafetle,değişik şekillerde ve hallerde gezindiği için çok kişi görür ama farkına vararak O'nu tanımaz tanıyamaz.Görecek göz lazım O mübareği temaşa etmek,görmek için...
“Her geceyi Kadir, her gördüğünü Hızır bil.” diyen atalarımızın hikmeti bir kez daha gönlüme nakşoldu.
Ve İstanbul'un gizemi…
Görebilene sırlarla dolu; bilene hikmetlerle dopdolu; hakikati arayanlara kapılarını sonuna kadar açan ulu bir şehirdir.
Son Söz Olarak;
Ve ben, âciz bir kul…
Bu kutsal şehirde yaşamayı nasip eden Rabbime hamd ü sena ediyorum. Kalp ve gönül sultanlarının huzurunda aczimi göstererek boynumu büküyor ve diyorum ki:
“Bu ulu ve müstesna şehri tanımaya, anlamaya, öğrenmeye bir ömür yetmez ki.”
Lakin burada bir nefeslik ömür geçirmek,bir saniye olsun onu temaşa etmek dahi insana; cihana değer bir mutluluk verir; kendinden geçirir, mest-i muhabbet kılar, huzur ve sükûn ile ölümsüzleştirir.
İstanbul'un sırları,gizemleri saymakla tükenmez.Çünkü İstanbul'u anlatırken:
"Kâlâ-yı maarif satılır suklarında,
Pazar-ı hüner ma'den-i ilm ü ülâmadır/Sokaklarında bilgelik kumaşı satılır.Sanat,ilim, irfan,maarif,her yanı kuşatmış,ihata ederek güzelleştirmiştir."
"Dünyaya son kere bakacaksın deseler bu bakışı Çamlıca'dan İstanbul'a bakardım," diyen Lamartina'da şehrin ihtişamını farkederek övgüler düzmüştür.
İstanbul'u İstanbul'la yaşamak en büyük mutluluk kaynağı değil mi?
"Zerresi Acem mülküne bedel." diyerek metheden şair'de taşı gediğine koymuş,şehrin hakkını vermiştir.
Vesselam...