"İstiklâline Sahip Çıkamayanlar,İstikrarını Koruyamaz,İstikbâline Sahip Çıkamazlar."
TARİHİ KİM YAZAR, YAZDIRIR; GEÇMİŞİ KİM HATIRLATIR?
"İstiklâline Sahip Çıkamayanlar,İstikrarını Koruyamaz,İstikbâline Sahip Çıkamazlar."
Tarih araştırması ve yazımı, genel olarak beş temel aşamadan oluşur: kaynak arama ve tarama, tasnif, tahlil, tenkit ve terkip-sentez (5T). Bu süreçte elde edilen bilgiler kaynaklarla karşılaştırılır, eleştirilir, doğrulanır ve anlamlı bir tarihî anlatı hâline getirilir.
Ancak tarih yalnızca yöntemlerden ibaret değildir. Tarihi meydana getiren ve tarihî hafızanın oluşumunda rol oynayan üç temel unsurdan söz edilebilir: tarihi yapan yaşayanlar, tarihi kayda geçiren veya yazdıranlar ve tarihi yazanlar.
*Tarihi Yapanlar, Yaşayanlar; savaşları, göçleri, keşifleri, ekonomik ve sosyal gelişmeleri, günlük hayatı ve insanlık tarihinin bütün hadiselerini bizzat yaşayan topluluklar ve şahsiyetlerdir. Onlar tarihin sahnesindeki aktörlerdir ve tarih araştırmasının ham maddesini oluştururlar.
*Tarihi Yazdıranlar; siyasî ve idarî otoriteler ile dönemin egemen güçleridir. Krallar, imparatorlar, devlet başkanları, yöneticiler ve çeşitli elitler; yaşanan olayların kayda geçirilmesini emreden, destekleyen veya yönlendiren aktörler olmuştur. Çoğu zaman kendi başarılarını meşrulaştırmak, iktidarlarını güçlendirmek ve gelecek nesiller üzerinde belirli bir tarih tasavvuru oluşturmak amacıyla tarih yazımını desteklemiş veya yönlendirmişlerdir. Göktürk Kitabeleri bu açıdan dikkat çekici örneklerden biridir.
*Tarihi Yazanlar;görev lendirilen şahıslar veya yazar'lardır. Tarihçiler geçmişi belgeler, yorumlar ve gelecek nesillere aktarırlar. Fakat tarihçinin rolü yalnızca bilgi aktarmaktan ibaret değildir. Tarihçinin hangi kaynaklara ulaştığı, hangilerini tercih ettiği, hangi olayları öne çıkardığı, hangilerini geri plana ittiği ve hadiseleri hangi kavramlarla yorumladığı da tarihî anlatının niteliğini belirler.
Dolayısıyla tarih yalnızca “Ne oldu?” sorusunun cevabı değildir.
Asıl sorular şunlardır:
Kim yaşadı?
Kim kaydetti?
Kim yazdırdı?
Kim yazdı?
Ne yazıldı, ne yazılmadı?
Bütün bunlar hangi şartlar, amaçlar ve dünya görüşü içerisinde gerçekleşti?
Tarih müfredatı da işte bu süreçlerin sonucunda oluşur.
İmparatorlukların yıkıldığı, devletlerin yeniden kurulduğu ve iktidarların el değiştirdiği dönemlerde tarih anlayışlarının da değişmesi tesadüf değildir. Çünkü siyasî ve kültürel güçler, geçmişin nasıl hatırlanacağı ve ne şekilde yorumlanacağı üzerinde etkili olmak isterler.
Böyle dönemlerde milletlerin kendi geçmişleriyle bağlarının zayıflatılması, köklerinden koparılması ve geçmişlerine karşı küçümseyici bir anlayışla nesillerini yetiştirmeleri mümkün hâle gelebilir. Tarih şuurunu kaybeden toplumlar, zamanla kendi tarihlerinin öznesi olmaktan çıkarak başkalarının ürettiği tarih anlatılarının tüketicisi,nesnesi hâline gelebilirler.
Geçmişinden koparılan bir toplumun zamanla kendi çocuklarına yabancılaşması, yalnızca tarih bilgisindeki bir eksiklik değil, aynı zamanda ciddi bir hafıza ve kimlik problemidir.
Bir milletin geçmişiyle bağının koparılması, yalnızca tarih bilgisinin azalması anlamına gelmez. Kimlik, şahsiyet, aidiyet ve medeniyet tasavvurunun zayıflamasına da yol açabilir. Kendi inanç, kültür ve medeniyet birikiminden uzaklaşan nesiller, zamanla kendilerini başka medeniyetlerin kavramlarıyla tanımlamaya başlayabilirler.
Bu nedenle tarih meselesi, aynı zamanda milletin zihnî ve kültürel bağımsızlığını kurma,koruma,devam ettirme şuuru ve idamesidir.
TARİH, SADECE BİLGİ DEĞİL; HAFIZADIR
Tarih eğitimi, bir bakıma hafıza ve şuur inşasıdır.Geçmişini bilmeyen,geleceğini kuramaz,koruyamaz...
Bir çocuğa geçmişini nasıl anlattığınız, onun bugününü ve geleceğini nasıl anlamlandıracağını da etkiler.
Tarih bize yalnızca savaşların, antlaşmaların, padişahların, devletlerin ve sınırların hikâyesini anlatmaz.
Tarih aynı zamanda şu soruların cevabını arar:
Biz kimiz?
Nereden geldik?
Hangi medeniyet havzasının çocuklarıyız?
Hangi değerleri devraldık?
Geçmişimizle bugünümüz, geleceğimiz arasındaki bağı nasıl kurmalıyız?
Geleceğe hangi mirası taşıyoruz?
Milletimize ve neslimize karşı görevlerimiz nelerdir?
Eğer tarih eğitimi insana bu soruları sordurmuyor ve bunlar üzerinde düşünme imkânı vermiyorsa, tarih yalnızca bilgi yükleyen bir ders hâline gelir.
Daha da önemlisi, tarih eğitimi bir millete kendi geçmişinden utanmayı, kendi medeniyetini küçümsemeyi ve kendi köklerini değersiz görmeyi öğretiyorsa, burada yalnızca bir tarih problemi değil, ciddi bir hafıza,kimlik, şahsiyet ve aidiyet problemi var demektir.
Milletler geçmiş, bugün ve gelecek arasında bir bütünlük kurarak varlıklarını sürdürürler,istikballerini inşa ederler.
Geçmiş ile bugün arasındaki bağ koparsa gelecek de istikametsizleşir.
Bu nedenle tarih öğretimi, bir milletin yalnızca eğitim meselesi değil, aynı zamanda varlık ve devamlılık meselesidir.
“EMİN OKTAY” ADI NEDEN ÖNEMLİ?
Emin Oktay adı, Türkiye'de uzun yıllar boyunca tarih ders kitaplarıyla birlikte anılmış ve birçok neslin tarih hafızasında yer almıştır.
Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi kayıtları, Emin Oktay'ın özellikle ortaöğretimde kullanılan tarih ders kitaplarının yazarları arasında yer aldığını göstermektedir. Kurumun katalog kayıtlarında Oktay'ın 1951 tarihli Tarih, I: İlkçağ adlı eseri ile daha sonraki yıllarda Niyazi Akşit'le birlikte hazırladığı tarih kitapları bulunmaktadır.
Dolayısıyla Emin Oktay'ın Türkiye'deki tarih eğitimi bakımından etkisini tartışmak için öncelikle onun hangi kitapları yazdığı, bu kitapların hangi dönemlerde okutulduğu, içeriklerinin nasıl değiştiği ve dönemin müfredatı içerisindeki yerinin ne olduğu somut belgeler üzerinden araştırılmalıdır.
Son yıllarda Emin Oktay'ın kimliği, mesleği ve tarihçiliği üzerine çeşitli iddialar gündeme getirilmiştir. Bunlardan bazıları, onun tarih eğitimi alanındaki konumunun klasik anlamda akademik tarihçilikten farklı olduğunu ileri sürmektedir.
Yıllar önce bir mülakatında A. Dilipak, Emin Oktay'a:
“Siz inşaat mühendisisiniz. Nasıl oldu da Türk tarihi ile ilgili kitaplar yazdınız? Kimden icazet aldınız? Yazdığınız kitapların içeriğini nasıl belirlediniz?”
sorusunu yöneltmiş ve aldığı cevapların manidar olduğunu belirtmiştir.
Emin Oktay'ın verdiği ifade ise şöyledir:
“O günün yönetim erkleri beni çağırdılar. ‘Şu şekilde içeriğe sahip kitaplar yazacaksın.’ dediler. Verilen çerçevede kitapları yazdım, teslim ettim. Ben sadece verilen görevi yerine getirdim.”
Ancak burada ortaya çıkan temel soru önemlidir: Eğer bir tarih kitabının içeriği dışarıdan belirlenmişse, bu durum tarih eğitiminin niteliği bakımından nasıl değerlendirilmelidir?
Yıllarca gençliği zehirleyen, özlerine ve kökenlerine düşman eden bir tarih anlayışının bu şekilde yazdırıldığı ileri sürülmektedir. Osmanlı ve Müslüman Türk milletiyle bağların koparılması için mazinin aşağılandığı, hakir görüldüğü, küfürlerler edildiğide bir gerçekliktir.
Asıl mesele ise şudur:
Emin Oktay adıyla okutulan tarih kitapları nasıl bir tarih tasavvuru oluşturmuştur?
Çünkü mesele yalnızca bir kişinin kimliği değildir.
Mesele, bir neslin ve dolayısıyla toplumun geçmişini hangi gözle okuduğu, anladığı ve yorumladığıdır.
Bir tarih kitabı sadece olayları sıralamaz. Aynı zamanda olayların nasıl anlaşılması gerektiğine dair bir çerçeve oluşturur,fikir sunar
Bir şahsiyeti kahraman, diğerini hain olarak göstermek; bir olayı tarihî dönüm noktası olarak sunmak, başka bir olayı birkaç satırla geçmek; bütün bunlar öğrencinin zihnindeki tarih haritasını şekillendirir.Tarihini hakikatiyle tasavvur edebileceği eserlerden mahrum yetişen nesiller;mazisiyle geleceği hakkakında yeterli ilişkiyi kurmakta zorlanırlar.
Bu sebeple Emin Oktay meselesi ve yazdığı zehir zemberek eserler aynı zamanda tarih eğitimi ve tarih bilinci meselesidir.Nesilleri zehirlemiştir.Numuneleri zamanımızda dahi at koşturmaya devam etmekte,geçmişe küfürler savurmaktadırlar.Milletle barışık olmamışlar,olmayacaklarda...Batı'nın uşakları, ülkemizin değer ve yargılarından uzak yaşamlarını toplumun geneline yaymak için hertürlü hileye başvurmaktalar.Medyasıyla,TV.siyle(gündüz kuşağı kadın programları bir garabet)Sinamasıyla,uluslararası yayın yapan filim endüstrilerine yön veren Netflix'leriyle,Lgbt şovlarıyla,algıyı olgu yapma manevralarıy...Ahlaksızkıkta sınır tanımıyorlar,tanımayacaklarda...Bütün mesele mukaddes ülkemizin geleceğini karartmak,parçalamak,yoketmek...
TARİHİ KİMİN GÖZÜNDEN OKUDUK?
Bir tarih kitabını sadece kitabın yazarı meydana getirmez.
Kitabın yazıldığı dönemin siyasî atmosferi, eğitim politikası, devlet anlayışı, müfredat sistemi, ideolojik kabulleri ve uluslararası ilişkileri de tarih anlatısının oluşumunda etkili olabilir,olmuşturda.
Bu nedenle Emin Oktay meselesini yalnızca Emin Oktay üzerinden değerlendirmek yeterli değildir.
Türkiye'de özellikle Cumhuriyet'in ilk ve orta dönemlerinde eğitim, kültür ve dış politika alanlarında meydana gelen değişimlerin tarih eğitimi üzerindeki etkileri ayrıca araştırılmalıdır.
Türkiye'nin Batı dünyasıyla ilişkilerinin güçlenmesi, eğitim politikalarındaki dönüşümler ve özellikle Amerika Birleşik Devletleri ile geliştirilen eğitim ve kültür ilişkileri bu bağlamda ele alınabilir.Alınmalıdırda.
FULBRIGHT TARTIŞMASI VE EĞİTİMİN BAĞIMSIZLIĞI
Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki eğitim ilişkileri bağlamında Fulbright sistemi de sıklıkla gündeme getirilmektedir.
Türkiye Fulbright Eğitim Komisyonu'nun resmî tarihçesine göre Komisyon, Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasında 1949 yılında imzalanan ikili anlaşma ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin 13 Mart 1950 tarihli ve 5596 sayılı Kanunu çerçevesinde çalışmalarına başlamıştır. Komisyonun temel amacı, eğitim ve kültürel değişim yoluyla iki ülke arasında karşılıklı anlayışı geliştirmek ve öğrenci, akademisyen, sanatçı ve kamu görevlilerini burslarla desteklemektir.
Dolayısıyla Fulbright'ın kuruluşu ve faaliyetleri somut bir tarihî gerçekliktir. Ancak buradan hareketle Türkiye'deki bütün eğitim politikalarının dışarıdan yönetildiği veya belirli tarih kitaplarının doğrudan Fulbright tarafından yazdırıldığı sonucuna ulaşmak için ayrıca belge gerekir.
Bu ayrım son derece önemlidir.
Çünkü eğitim politikaları üzerindeki dış etkiler araştırılabilir; fakat araştırma ile peşin hüküm aynı şey değildir.
Türkiye'nin eğitim sisteminin bağımsızlığı meselesi elbette tartışılmalıdır. Fakat bu tartışma; arşiv belgeleri, dönemin resmî yazışmaları, komisyon raporları, müfredatlar, ders kitapları ve hatıratlar birlikte incelenerek yürütülmelidir.
TARİH DERS KİTAPLARI VE MÜFREDAT MESELESİ
Emin Oktay'ın tarih kitaplarının ortaya çıktığı dönem, Türkiye'de tarih öğretiminin de dönüşüm geçirdiği yıllardır.
Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi katalogları, Emin Oktay'ın 1950'lerden itibaren tarih ders kitapları yayımladığını ve sonraki yıllarda Niyazi Akşit'le birlikte lise tarih kitapları hazırladığını açık biçimde göstermektedir.
Aynı dönemde Arif Müfid Mansel, Cavit Baysun ve Enver Ziya Karal tarafından hazırlanan Yeni ve Yakın Çağlar Tarihi gibi ders kitaplarının da kullanıldığı kaynaklarda görülmektedir.
Bu durum bize önemli bir araştırma alanı açmaktadır:
Türkiye'de tarih ders kitaplarının dili, içeriği ve olayları ele alış biçimi yıllar içerisinde nasıl değişmiştir?
Bu sorunun cevabı, yalnızca kişisel kanaatlerle değil, kitapların karşılaştırmalı analiziyle ortaya konulabilir.
Örneğin aynı tarihî olayın 1940'larda, 1950'lerde, 1970'lerde ve 1980'lerde yayımlanan ders kitaplarında nasıl anlatıldığı incelenebilir.
Hangi şahsiyetlere ne kadar yer verilmiştir?
Hangi savaşlar geniş biçimde anlatılmıştır?
Hangi olaylar birkaç paragrafla geçilmiştir?
Osmanlı tarihi nasıl tasvir edilmiştir?
İslâm medeniyetine ne ölçüde yer verilmiştir?Selçuklu ve Osmanlı mirası nasıl değerlendirilmiştir?
Batı medeniyeti hangi kavramlarla anlatılmıştır?
Türk kimliği nasıl tanımlanmıştır?
İşte gerçek tarihçilik burada başlar ve devam eder...
MOİZ KOHEN VE AGOP DİLAÇAR ÜZERİNE
Islahat Fermanı'yla başlayan, Meşrutiyet döneminde devam eden ve İttihat ve Terakki Cemiyeti içerisinde yer alan birtakım unsurların Osmanlı'nın, Cumhuriyet döneminde ise Türk milletinin birlik ve düzenini bozmak için çalıştıkları yönünde çeşitli iddialar ileri sürülmüştür.
Son dönemlere kadar yakın tarihimizle ilgili birtakım gerçekleri veya milletin içine maksatlı bir şekilde yerleştirildiği ileri sürülen bazı şahsiyetleri yalın bir açıklıkla dile getirmek hâlâ bazı zorluklar taşımaktadır. Bu alana girmek, âdeta mayınlı bir araziye girmekten farksız görülmüştür.
Cumhuriyet'in kuruluşuyla birlikte kendilerine alan açıldığı ileri sürülen bazı aktörler de bu bağlamda dikkat çekmektedir. Cumhuriyet'in ilk yıllarında belirli amaçlar gözetilerek imkân tanındığı ve çeşitli görevlerde istihdam edildiği ileri sürülen bu şahsiyetlerin, yıllarca Osmanlı'yı öcü gibi gösterip küçümsedikleri, milletin mukaddesatını kınayıp aşağıladıkları ve dahası, milletin mazisiyle olan bağlarını koparmak için büyük çaba gösterdikleri iddia edilmekte ve görülmektedir.
Osmanlı'yı oluşturan Müslim ve gayrimüslim unsurların zaman içerisinde farklı siyasî ve kültürel anlayışlarla yeniden tanımlanması,ayrıştırılmaları sağlanmış,Osmanlı halkı kamplara bölünmüştür.Daha sonrada bunların tamamının tek tipleştirilmeye zorlanması, günümüzde bile yaşadığımız bazı büyük problemlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Katı ve tekçi bir milliyetçiliğin savunucularından biri olarak gösterilen Moiz Kohen'in Türk olmadığı, Yahudi olduğu ve Türkçülüğü savunduğu ileri sürülmektedir. Kohen'in kendisini saklamak amacıyla Munis Tekinalp ismini kullandığı ve İslâm ile Müslümanlara karşı olumsuz bir tutum içerisinde bulunduğu yönünde iddialar da bulunmaktadır. Cumhuriyet döneminde ise Kemalizm üzerine eserler kaleme alacak kadar koyu bir Kemalist olarak sahada yer aldığı ileri sürülmektedir.
Buna benzer bir örnek de Türk Dil Kurumunda 45 yıl gibi uzun bir süre uzman olarak görev yapan ve Agop Dilaçar adıyla tanınan Ermeni asıllı dilbilimcidir. Türk diline yaptığı katkılar (!) sebebiyle 1934 yılında Dilaçar soyadını aldığı belirtilmektedir. Dilaçar'ın Türk Dil Kurumundaki çalışmalarının, Türkçeyi yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmak amacı taşıdığı ifade edilmiştir.Oysaki yaptığı,ana sütü gibi berrak Türkçemizi sekülerleştirerek,asırlardan beri kullanılan,Türkçemizin kural ve kaideliyle bütünleşmiş,özleşmiş kelime ve kavramları(İslami) literetürden çıkararak dili kısırlaştırmıştır.Yapay,uyduruk bil dil haline getirmeye uğraşmış ve belli ölçüde başarmışta...Bu hainliğinden dolayı "Dilaçar"(!) yerine "Dilkapar"ismi verilmeliydi...Yanlış yapmışlar...
Ancak bu konuda da tarihî kişiliklerin etnik veya dinî kimliklerinden hareketle kesin hükümlere varmak yerine, ortaya koydukları çalışmaların ve fikirlerin incelenmesi gerekir. Bir dil reformunun sonuçlarını eleştirmek başka şeydir; o reformda rol alan kişileri etnik veya dinî kimlikleri üzerinden değerlendirmek başka bir şeydir.
Yakın tarihimizde bunlar gibi takma veya farklı isimlerle etkin roller üstlenmiş kişilerin varlığına ilişkin çeşitli iddialarla da karşılaşırız.
Devşirilmiş veya mayasının bu topraklara ait olmadığı ileri sürülen birçok “kripto” tipin; bilim, kültür, siyaset ve sanat alanlarına maksatlı olarak sokularak milletin maziye uzanan binlerce yıllık derin bağlarını sarsmaya ve kesmeye memur edildiği yönünde iddialar bulunmaktadır.
Bunlardan birisi de tarih kitaplarından ismine aşina olduğumuz Emin Oktay'dır.(Emanius Oktavius isimli bir Ermeni'dir.)
PEŞKEŞ ÇEKİLMİŞ BİR EĞİTİM SİSTEMİ
1947'lere kadar liselerde Prof. Dr.Arif Müfid Mansel, Prof. Dr. Mehmet Cavit Baysun ve Prof. Dr.Enver Ziya Karal'ın birlikte hazırladıkları tarih kitaplarının okutulduğu belirtilmektedir.
Fakat bu tarihten itibaren görünmez bir elin devreye girerek bütün müfredata müdahale etmeye başladığı ileri sürülmektedir. Bu müdahaleden sonra, özellikle lise tarih kitaplarında çok sayıda yazarın müşterek imzasını taşıyan kitapların yerine Emin Oktay, Enver Behnan Şapolyo ve Niyazi Akşit'in tek başlarına yazdıkları kitapların öne çıkmaya başladığı belirtilmektedir.
Fullbright Eğitim Komisyonunun kurulması ve ABD ile ortak eğitim anlaşmasıyla ilgili kanunun da 1950 yılında imzalandığı düşünüldüğünde, insanın aklına ister istemez birtakım şüpheler gelmektedir.
E. Behnan Şapolyo'nun 1960'larda kaleme aldığı bir eserinde yer verdiği bir anekdot, o dönemde kaleme alınan ders kitapları hakkında dikkat çekici bir durumu ortaya koymaktadır.
Şapolyo'nun aktardığı ifade aynen şöyledir:
“ABD'nin 1950 anlaşmasıyla Türk eğitim sistemine vurduğu darbeleri İsmet İnönü'ye anlattım ve buna son verilmesi gerektiğini söyledim. Yeniden millî bir eğitim müfredatı hazırlanması gerektiğini teferruatıyla izah ettim.”
İsmet Paşa'nın ise kendisine:
“Evet, ben de durumun farkındayım ama Bakanlıktaki bu Amerikalıları nasıl ikna edeceğiz?”
dediği aktarılmaktadır.
Bazı iddialara göre 1950'den sonra Amerikalılardan eğitim sistemimizin içine 9000 “eğitim casusu” dâhil edilmiştir. Emin Oktay gibi inşaat mühendisliği eğitimi almış kişilere, uzmanlık alanlarıyla ilgisi olmayan birçok konuda kitaplar yazdırıldığı da ileri sürülmektedir. Tabii, bu isimler dönemin görünen kişileridir; onların arkasında belli bir plan ve sistem dâhilinde çalışan komisyonların bulunduğu da iddia edilmektedir.
(Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mardin Artuklu Üniversitesi, Star gazetesi, 29 Ekim 2025.)
Moiz Kohen, daha sonra Tekinalp/Munis Tekinalp adlarını kullanan gazeteci, yazar ve fikir adamıdır. TDV İslâm Ansiklopedisi, onun asıl adının Moiz Kohen olduğunu ve Tekin Alp, Munis Tekinalp ve Musa Tekinalp gibi isimler kullandığını belirtmektedir. Ayrıca Türkçülük ve Türkleştirme fikirleri üzerine eserler verdiğini kaydetmektedir.
Dolayısıyla Tekinalp'in fikirlerinin eleştirilmesi veya tartışılması mümkündür; ancak bunu onun Yahudi kimliğini merkeze alarak yapmak yerine, savunduğu Türkçülük, Türkleştirme, vatandaşlık ve milliyetçilik anlayışı üzerinden yapmak tarihçilik açısından daha sağlıklı olacaktır.
Benzer şekilde Agop Dilaçar'ın hayatı ve Türk Dil Kurumundaki çalışmaları da kişisel kimliğinden bağımsız olarak, ortaya koyduğu dil anlayışı ve Türk dili- üzerindeki çalışmaları üzerinden incelenmelidir.
Bir dil reformunun sonuçlarını eleştirmek başka şeydir; o reformda rol alan kişileri etnik veya dinî kimlikleri üzerinden değerlendirmek başka bir şeydir.
Tarihçinin görevi kişileri kimliklerinden dolayı mahkûm etmek değil, tarihî faaliyetlerini belge ve eserleri üzerinden değerlendirmektir.
Bu nedenle geçmişte yaşanan kültürel dönüşümlerin gerçekten anlaşılabilmesi için kişilerden çok zihniyetler, kurumlardan çok politikalar ve sloganlardan çok belgeler incelenmelidir.
EĞİTİMİN BAĞIMSIZLIĞI VE TARİH BİLİNCİ
Eğitim yalnızca matematik, fizik, kimya veya dil öğretmek değildir.
Eğitim aynı zamanda insana kim olduğunu, nereden geldiğini, hangi medeniyetin mirasını taşıdığını ve dünyayı hangi kavramlarla anlamlandıracağını öğretir.Miletin değer yargılarını,inançlarını ve kültürel kodlarını öğretir.
Bir millete kendi tarihini kimin anlattığı, hangi kavramlarla anlattığı ve hangi olayları öne çıkardığı, zihnî bağımsızlık bakımından son derece önemlidir.
Bu nedenle eğitim politikalarının dış etkilerden bağımsızlığı kadar, toplumun kendi tarihini bilimsel ve özgür bir şekilde araştırabilmesi de önemlidir.
Tarih eğitimi ne propaganda aracı hâline getirilmeli ne de bir milletin geçmişini küçümsemenin vasıtası yapılmalıdır.
Tarihçinin görevi millete hoşuna gidecek bir geçmiş icat etmek olmadığı gibi, milletin geçmişini değersizleştirmek de değildir.
Gerçek tarihçilik, hakikatin peşinden gitmek,olanı olduğu gibi öğrenmek ve öğretmektir.Nesillere maziyi doğru şekilde öğretmezseniz,başkaları istediği bilgiyi öğreterek geçmişinden ve geleceğinden uzaklaştırırlar.
SONUÇ: EMİN OKTAY'DAN TARİH BİLİNCİ MESELESİNE
Asıl mesele, Türkiye'de tarih bilgisinin nasıl üretildiği, hangi kurumlar tarafından şekillendirildiği, hangi tarihî olayların öne çıkarıldığı ve nesillerin geçmişlerini hangi zihinsel çerçeve içerisinde öğretildiği dir.Objektif bir biçimde milletimizin mazisini incleyebilecek nitelikte bilim insanı yetiştirebildik mi?Doyurucu,tarafsız eserler ortaya koyabildik mi?
Geçmişte hazırlanan tarih kitaplarında Türk tarinin hangi yönlerine yer verilmiştir? Osmanlı nasıl anlatılmıştır?
Selçuklu ve İslâm tarihi hangi ölçüde yer almıştır?
Türklerin İslâmiyet'i kabulü nasıl değerlendirilmiştir?
Cumhuriyet'in kuruluş süreci hangi kavramlarla açıklanmıştır?
Yakın tarihimizin tartışmalı meseleleri nasıl ele alınmıştır?
Batı medeniyeti hangi perspektifle sunulmuştur?
Din, toplum, devlet ve millet ilişkileri nasıl kurulmuştur?
Bütün bu soruların cevabı, farklı kitapların karşılaştırılmasıyla ortaya konulabilir.
Burada dikkat edilmesi gereken ikinci husus ise şudur:
Tarihçilik, komplo teorileriyle değil, belgelerle güçlenir,değer kazanır.
Fulbright'ın Türkiye'deki varlığı belgelenebilir bir tarihî gerçekliktir. Ancak buradan hareketle bütün eğitim sisteminin dışarıdan yönetildiğini söylemek ayrı bir iddia,acı bir gerçekliktir.Bunların ayrıntılı olarak açıklığa kavuşturulması elzemdir.
Aynı şekilde “9000 eğitim casusu” gibi iddialar da sağlam birincil kaynaklarla doğrulanmadıkça kesin hüküm olarak kullanılmamalıdır.
Tarih bilinci ancak böyle bir yöntemle yeniden kurulabilir.
Çünkü geçmişimizi yeniden keşfetmek, geçmişte yaşamaya dönmek değildir.
Tam tersine, geçmişi doğru anlayarak bugünü anlamlandırmak ve geleceği daha sağlam kurabilmektir.
Bir milletin hafızası yalnızca arşivlerde değil, çocuklarının zihninde ve gönlünde yaşar.
Bu sebeple tarih ders kitapları sıradan eğitim materyalleri değildir. Onlar, nesillerin geçmişle kurduğu bağın en önemli araçlarından biridir.
Tarihi yaşayanlar geçmişi meydana getirirler.
Tarihi kayda geçirenler geçmişin belgelerini oluştururlar.
Tarihi yazanlar geçmişi anlarlar, anlamlandırırlar.
Tarih öğretmenleri geçmişi nesillere aktarırlar.
Fakat bütün bunların üzerinde bir başka sorumluluk vardır:
Geçmişi doğru anlamak ve hakikati gelecek nesillere doğru aktarmaktır.
Eğer tarih yalnızca resmî bir ezber hâline getirilirse şuur doğmaz.Nesillerin ruhuna nüfuz edemez.
Eğer tarih yalnızca ideolojik bir araç hâline getirilirse hakikat kaybolur,algılar,olgulaşır.
Eğer tarih yalnızca geçmişi yüceltmek veya geçmişi küçümsemek için kullanılırsa bilim olmaktan uzaklaşır,hurafaya dönüşür.
Gerçek tarih şu üç sorunun birlikte sorulmasını gerektirir:
Ne oldu?
Neden oldu?
Biz bundan ne öğrendik?
İşte tarih bilinci burada başlar.
Bütün mesele,milletin ruh kökenlerine inerek,geçmişi doğru anlayacak,anlamlandıracak,yorumlayacak inanmış,adanmış,hakikatle bağları sağlam olan bilim insanlarının eserlerine ihtiyaç vardır.Hakikati tarafsız ortaya koyan eserlerin ortaya konması,
Türkiye'de tarih eğitiminin geçirdiği dönüşümü, devlet-müfredat-tarihçi ilişkisini ve toplumun geçmişle kurduğu bağı anlamamıza yardımcı olabilir.Geçmişin aydınlatılması,geleceğe güvenle bakılmasını,ufkumuzun beraklaşmasını sağlayabilir.
Mesele, tarihin kim tarafından, hangi kaynaklarla, hangi yöntemle ve hangi zihniyet içerisinde yazıldığını sorgulamaktır.
Çünkü geçmiş yalnızca geride kalan zaman değildir.
Geçmiş, bugünün hafızası; hafıza ise geleceğin istikameti ve garantisidir.
Bir millet kendi tarihini başkalarının kaleminden öğrenebilir; fakat kendi tarihinin hakikatini araştırma sorumluluğunu başkasına bırakılamaz,bırakılmamalıdır.Tarih unutanı unutur.Tarihini bilmeyen kendisini bilmez hale gelir.
Tarih bilincinin yeniden inşası da tam burada başlar:
Kendi geçmişimize dönmek, kaynaklarımıza yeniden bakmak, belgeleri yeniden okumak ve hiçbir ideolojik kalıba teslim olmadan hakikatin peşinden gitmektir.
"Mazisi olmayanın âtisi olmaz."
Bu itibarla,gençliğimizin, milletimizin,mazisinden dersler çıkararak geleceğine hak ve hakikat ölçüsünde sahip çıkan kullarından olması için dua ve niyazlarımla...
Fî Emanillâh... Vesselâm...
KAYNAKÇA:
Akşit, N., & Oktay, E. (1955). Tarih: I. İlkçağ. Remzi Kitabevi.
Kılıç, M. (2019). Tekinalp. TDV İslâm Ansiklopedisi. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi.
Mansel, A. M., Baysun, C., & Karal, E. Z. (1942). Yeni ve Yakın Çağlar Tarihi. Maarif Matbaası.
Oktay, E. (1953–1954). Tarih, I: İlkçağ. Remzi Kitabevi. Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi.
Türkiye Fulbright Eğitim Komisyonu. (2026). Türkiye Fulbright Eğitim Komisyonu: Tarihçe ve kuruluş. Türkiye Fulbright Eğitim Komisyonu.