Hicretin 1448'inci yılının İslâm âlemine ve insanlığa hayırlara vesile olmasını en kalbî duygularımla kutlar, uyanışa ve dirilişe dönüşmesini temenni eylerim.

"Asıl hicret, insanın kendisinden, mâsivâdan, dünyavileşmekten uzaklaşarak özündeki mânâ âlemine dönmesi, Kur’an ve Sünnet ekseninde Allah’a ve hakikate yönelmesidir. Hicretin, âfakta değil, enfüste olduğunun bilincine varılmasıdır."

HİCRETİN ÖTESİNDEKİ HİCRET

Hicretin en büyük sırrı, insanın sadece bulunduğu yeri, mekânı değil, hakikate uymayan hâl ve davranışlarını da terk etmesi, fıtratına dönmesidir.
Bir insan Mekke’den Medine’ye gidebilir; fakat Mekke’nin putlarını kalbinde taşıyabilir. Bir başka insan hiç yer değiştirmeden, yaşadığı şehirde kalabilir; fakat nefsinin putlarını kırarak gerçek anlamda hicret edebilir.
İşte hicretin zamana ve mekâna meydan okuyan tarafı buradadır.

Kur’an’da hicret kelimesi isim olarak geçmez; fakat “hecr” kökünden gelen kelimeler “terk etmek, uzaklaşmak, kötü olanı bırakmak ve Allah yolunda göç etmek” gibi anlamlarda kullanılır. Hadislerde ise mesele daha açık biçimde ortaya konulur: “Muhacir, Allah’ın yasakladığı şeyleri terk edendir.” Böylece hicret, tarihî bir olay olmanın ötesinde ahlâkî ve ruhî bir harekete dönüşür.

Demek ki bugün bizim hicretimiz, her zaman bir şehirden başka bir şehre taşınmak olmayabilir.
Bazen bir haramdan helâle,
bazen gafletten şuura,
bazen gösterişten ihlâsa,
bazen tüketim bağımlılığından kanaate,
bazen nefsin hâkimiyetinden kulluğun hürriyetine geçmektir.
Hicret, insanın hayatındaki yön levhalarını değiştirmesi, Kur’an’a ve Sünnet’e iltica etmesidir.

HİCRET VE Mİ‘RAC: GÖĞE YÜKSELİŞTEN YERYÜZÜNÜ İNŞAYA

Hicreti Mi‘rac’tan bağımsız düşünmek de eksik bir okuma olur.
Mi‘rac, Resûlullah’ın Allah’ın büyük ayetlerini müşahede ettiği olağanüstü bir yükseliştir. Hicret ise yeryüzünde yeni bir hayatın inşasıdır. Biri göğe açılan kapıyı, diğeri yeryüzünde sorumluluk üstlenen insanı hatırlatır.
Mi‘rac’ın ardından namaz ümmete emanet edilmiş; hicretin ardından ise Medine’de iman, kardeşlik, adalet, hukuk, iktisat ve toplum düzeni somutlaşmış, ümmet şuurunun temelleri atılmıştır.
Bu iki hadise arasında derin bir anlam bağı kurulabilir:
Mi‘rac, insanın Rabbine yükselişini; hicret ise Rabbinden aldığı istikametle, ilahî emirlerle yeryüzüne dönüşünü düşündürür.
Hakikate yükselen insan, hayattan kopmaz; bilakis hayata daha büyük bir sorumlulukla döner.
Bu yüzden İslâm, maneviyatı dünyadan kaçış olarak değil, dünyayı Allah’ın rızasına uygun biçimde imar etme, mamur hâle getirme, yaşama ve yaşatma sorumluluğu olarak görür ve müntesiplerine öğretir.

HİCRET: KAÇIŞ DEĞİL, YENİ BİR HAYAT KURMAK

Hicretin Mekke safhası bizlere şu gerçeği öğretir: Mümin, zulüm karşısında edilgenleşmek, boyun eğmek zorunda değildir.
Fakat hicret aynı zamanda rastgele bir kaçış da değildir.
Hz. Peygamber tedbir aldı. Yol güzergâhı belirlendi. Kılavuz kullanıldı. Sevr Mağarası’nda saklanıldı. Haberleşme ve iaşe konusunda hazırlık yapıldı. Yani hicret, tevekkülün tedbiri ortadan kaldırmadığını gösterdi.
Bu, hakikat modern Müslüman için de son derece önemli bir ders ve uyulması gereken gerçekliklerin şaşmaz pusulasıdır.
“Allah’a güveniyorum.” diyerek tedbiri terk etmek tevekkül değildir.
Tedbirini alıp sonucu Allah’a bırakmak ise hicretin ruhuna daha yakındır.
Hicret bize şunu öğretir:
Yola çıkmak cesaret ister; fakat nereye gidileceğini bilmek daha büyük bir iman ve ufuk ister.

MUHACİR VE ENSAR: HİCRETİN MEDENİYET AHLAKI

Hicretin en dikkat çekici sonuçlarından biri Muhacir-Ensar kardeşliğidir.
Muhacirler mallarını, evlerini ve düzenlerini geride bıraktılar. Ensar ise onlara sadece kapılarını değil, gönüllerini açtı. Hz. Peygamber, Medine’de Muhacirlerle Ensar arasında kardeşlik tesis etti. Bu kardeşlik, hicretin yalnızca “terk etme” olmadığını; terk edilenin yerine daha büyük bir dayanışma düzeni kurmak olduğunu gösterdi.
Burada İslâm medeniyetinin temel prensiplerinden biri görünür hâle gelir:
Hicret eden yalnız bırakılmaz.
Bugünün dünyasında milyonlarca insan savaş, yoksulluk, baskı veya başka sebeplerle yer değiştirmektedir. Fakat modern dünyanın büyük paradokslarından biri şudur: İnsanların hareketliliği artarken insanların birbirlerine olan merhameti azalabilmekte, yok olabilmektedir. İşte bu çelişki, İslâmî değerlerin nasıl deformasyona uğradığının açık delilleridir.
İslâm âleminde dahi; Dârü’l-İslâm, Dârü’s-Selâm, Dârü’l-İnsan unsurları neredeyse tarihe gömülmüş durumda...
Temel unsurlar kaybolduğu için Müslümanlar küffarlara sığınmak, onların olmayan merhametlerine güvenmek zorunda kalmışlardır... Bu durumun düşündürücü olması gerek...

İslâm’ın hicret öğretisi ise bize muhaciri sadece “göç eden insan” olarak değil, insanlık onurunu taşıyan kardeş olarak görmeyi öğretir.

OSMANLI’DA HİCRET: VATANIN KAYBI VE YENİ VATANIN İNŞASI

Osmanlı asırlarında hicret kavramı yalnızca dinî bir mesele olarak kalmadı. Özellikle devletin toprak kayıpları yaşadığı dönemlerde Kafkasya ve Balkanlar’dan Anadolu’ya yönelen Müslüman göçleri “hicret” kavramıyla ifade edildi. Bu göçlerin yönetilmesi için “Muhacirîn komisyonları” gibi kurumlar oluşturuldu.

Bu tarihî tecrübe bize hicretin bazen gönüllü bir tercih değil, vatanını ve hayatını koruma mecburiyeti olduğunu da gösterir.
Dolayısıyla hicret kelimesini romantikleştirerek her göçü aynı kefeye koymak doğru değildir.
Bir insanın Allah yolunda iradesiyle yaptığı hicret başka; savaş, işgal veya zulüm sebebiyle yurdundan çıkarılması başkadır.

Fakat her iki durumda da İslâm’ın temel sorusu aynıdır:
İnsanın imanını, haysiyetini ve insanlığını koruyabileceği bir hayat nasıl kurulacaktır? İslâm âleminin burada sorumlulukları nelerdir?

MODERN DÜNYA VE HİCRETİN EN ZOR SINAVI: KONFOR

Bugünün insanının karşısındaki en büyük hicret imtihanı belki de Mekke müşriklerinin baskısı değildir.
Bugünün insanı çoğu zaman konforun baskısı altındadır.
Eskiden insanı bir yere bağlayan zincir demirden yapılırdı. Bugün zincir bazen kredi kartından, alışkanlıktan, statüden, ekrandan, tüketim arzusundan ve “daha fazlasına sahip olma” tutkusundan yapılmaktadır.
Bu nedenle bugünün muhaciri belki de evini terk etmek zorunda değildir.
Fakat gerektiğinde konforunu terk edebilecek bir iman taşımalı, irfana sahip olmalıdır.
İbadetini zorlaştıran alışkanlığını terk edebiliyor mu?
Haram kazancı bırakabiliyor mu?
Gösteriş uğruna yaşadığı hayatı değiştirebiliyor mu?
Doğru bildiği hakikatin bedelini ödemeye hazır mı?
Allah’ın rızasını makamdan, paradan, itibardan ve dünyanın menfaatlerinden üstün tutabiliyor mu?
İşte modern çağın hicret soruları bunlardır.

İMAN VE İNKÂR CEPHESİ DEĞİŞTİ Mİ?

İman ve inkâr arasındaki temel mücadele değişmedi; fakat mücadelenin araçları değişti.
Mekke’de putlar taş ve tahtadan yapılmıştı. Bugün insanın önündeki putların hepsi maddî olmayabilir.
Şöhret, tüketim, ideoloji, sınırsız haz, güç, benlik, ekran ve insanı Allah’tan uzaklaştıran her türlü bağımlılık modern putlaştırmanın biçimleri olabilir.
Fakat burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır:

Her yeni teknoloji, her zenginlik veya her modern imkân kendiliğinden “put” değildir.
Asıl mesele, insanın onlara kulluk eder hâle gelip gelmediğidir.
İslâm’ın mücadelesi dünyayla değil, dünyanın insanın kalbindeki hâkimiyetiyle ilgilidir.
Bu sebeple Müslümanın hicreti teknolojiden kaçmak değil; teknolojiyi insanın efendisi olmaktan çıkarıp yeniden kullanılan bir araca dönüştürmektir.

HER MÜSLÜMANIN GÖNLÜNE BİR HİCRET GEREKMEZ Mİ?

Bugün her Müslümanın Mekke’den Medine’ye gitmesi mümkün değildir. Fakat her Müslümanın kendi içinde bir Mekke’si, bir Medine’si vardır.
Mekke; insanın henüz aşamadığı zaaflarıdır.
Medine; ulaşmak istediği kulluk hâlidir.
Sevr; korkularının karanlığıdır.
Yol; sabır ve istikamettir.
Ensar; insanı iyiliğe çağıran dostlarıdır.
Muhacir ise insanın kendi nefsinden kopup Rabbine yönelen kulluk tarafıdır.
Bu açıdan hicret, insanın içinde her gün yeniden başlayabilir.
Bir gün öfkesinden hicret eder insan.
Bir gün kibirden.
Bir gün hasetten.
Bir gün israftan.
Bir gün tembellikten.
Bir gün riya ve gösterişten.
Bir gün “insanlar ne der?” korkusundan.
Ve belki hayatının en büyük hicreti, “Ben ne yapmalıyım?” sorusundan “Rabbim benden ne istiyor?” sorusuna geçebildiği gün başlar.
İşte kalbin hicreti budur.

SONUÇ: HİCRETİN YOLU HÂLÂ AÇIK

Hicret 622 yılında gerçekleşti; fakat hicretin anlamı 622’de kapanmadı.
Mekke’den Medine’ye hicret tarih oldu.
Fakat kötülükten iyiliğe hicret hâlâ hayatın içinde devam ediyor.

Haramdan helâle hicret hâlâ mümkündür.
Gafletten zikre, cehaletten ilme, kibirden tevazuya, israftan kanaate, bencillikten kardeşliğe hicretin yolu daima açıktır; hâlâ yol almak mümkündür.
İslâm tarihindeki büyük hicret bize şunu öğretmiştir:

İman, insanın yalnızca inandığı şeyi söylemesi değil; inandığı şey uğruna hayatında bir şeyi değiştirebilmesidir.
Çünkü terk etmenin bedeli yoksa bazen tercih de yoktur.
Muhacir olmak, sadece yola çıkmak değildir.
Muhacir olmak, Allah’ın rızasını dünyadaki bütün güvenliklerden daha büyük bir güven olarak görebilmektir.
Bugün bizim Medine’miz nerede?
Belki bir şehirde değil.
Belki bir evde.
Belki bir ailede.
Belki bir ilimde.
Belki bir iyilikte.
Belki de henüz ulaşamadığımız, yolunu kaybettiğimiz kendi önümüzde, kalbimizdedir.
Asıl hicret, insanın kendisinden Allah’a doğru yürümesidir.

Mekke’den Medine’ye giden yol bir kere yüründü; fakat kulun nefsinden Rabbine giden yol kıyamete kadar açıktır.
Ve belki de çağımızın en büyük muhaciri, dünyayı terk eden değil; dünyanın kalbine yerleşmesine izin vermeyen insandır.

Asıl hicret;insanın kendi benliğinden kurtulararak Allah'a doğru yürümesi, Fenafillah'taki seyrini tamamlayarak Bekabilleh makamamında hayat bulmasıdır.

Hicretin sene-i devriyesinin insanlığa şuur ve umut getirmesini, yolunu, yönünü, yörüngesini kaybetmiş insanlığa yeniden hidayet yolu olmasını, kutlu Resûl’ün örnekliğinin hatırlanmasını, insanlığın insanlığa yeniden dönüşünün gerçekleşmesini, direniş ve dirilişle hayat bulmasına vesile olmasını en hâlis duygularımla, niyazlarımla, dualarımla ötelerin ötesinden arz ve temenni ederim...

Fi Emanillah...
Vesselâm...

KAYNAKÇA:
Kur’ân-ı Kerîm: el-Bakara, 2/218; Âl-i ve İmrân, 3/195; en-Nisâ, 4/97-100; et-Tevbe, 9/20; el-Ankebût, 29/26.
Buhârî, el-Câmiʿu’s-Sahîh, “Îmân”, 4; “Menâkıbü’l-Ensâr”.
Müslim, el-Câmiʿu’s-Sahîh, “İmâre”, “Fezâil”.
Ebû Dâvûd, Sünen, “Cihâd”