Ahmet’in Elindeki 'Bu Ülke' ve Bir Tren Kompartımanı Geçen hafta Haydarpaşa Garı’ndan kalkan akşam treninde, tam karşımda oturan üniversite öğrencisi Ahmet’in elinde sararmış bir kitap vardı: Bu Ülke.
Ahmet’in Elindek
Ahmet, parmaklarıyla satırların üzerini çize çize okuyor, arada bir kafasını kaldırıp rayların karanlığına dalıyordu. Dayanamayıp sordum: "Ne buluyorsun o satırlarda genç adam?"
Gözlerini kitaptan kaldırdı, yüzünde hem bir kırgınlık hem de devasa bir keşfin gururu vardı. "Abi," dedi, "biz yıllardır Batı’nın bize giydirdiği elbiselerle dolaşıyormuşuz. Adam 50 yıl öncesinden bugün yaşadığımız bütün kafa karışıklığını yazmış. Ama işin garibi, bunu gözleri hiç görmeden yapmış!"
Ahmet’in o cümlesi, trenin ritmik tıkırtıları arasında zihnime çivi gibi çakıldı: Gözleri görmeyen bir adam, gözü açık milyonlarca insandan nasıl daha berrak görebilirdi?
Mütteki Bir Işık: 38 Yaşında Kararan Dünya ve Aşılan Sınırlar
1954 yılının o karanlık gününü hatırlayın... 38 yaşında bir Fransızca öğretmeni, kütüphanesindeki binlerce kitabın ortasında birdenbire karanlığa gömülür. Işıklar söner, renkler çekilir. Birçok insan için bu durum, zihinsel bir ölüm fermanıdır.
Ama Cemil Meriç için o karanlık, fikirlerin beslendiği devasa bir ana kucağına dönüşür. Kızının ve öğrencilerinin sesli okuduğu metinlerle zihninde yeni bir evren kurar. Dış dünyanın gürültüsünden, vitrinlerin şatafatından soyutlanan o zihin; Saint-Simon’dan başlar, İbn Haldun’dan çıkar. Balzac’ın Fransız toplumunda gördüğü çürümeyi, Osmanlı’nın son dönemindeki aydın yabancılaşmasıyla birleştirir.
Meriç’in hikayesi sadece bir "azmın zaferi" değildir. O, Doğu ile Batı arasında sıkışıp kalmış, ne tam Batılı olabilmiş ne de Doğu'yu kabul edebilmiş bir neslin trajedisine tutulmuş en net aynadır.
"Kamus Bir Milletin Namusudur": Dilde Başlayan Sömürgeleşme
Bugün sokaklara çıkın; tabelalara, sosyal medya paylaşımlarına, plaza diline bakın. Türkçe, kendi evinde mülteci gibi.
Cemil Meriç onlarca yıl önce bu felaketi haber verirken boşuna feryat etmiyordu: "Kamus bir milletin namusudur!" diyordu. Kelimeleri katledilen bir milletin, kavramlarını kaybedeceğini; kavramlarını kaybeden bir toplumun ise düşünme yetisini tamamen itirafçılara teslim edeceğini biliyordu.
Biz ideolojileri birer zırh sanırken, o göğsünü gererek "İdeolojiler kafamıza giydirilen deli gömlekleridir" diye bağırdı. Sağın da solun da sığlığına düşmedi. Edward Said daha Oryantalizm’i yazıp Batı akademisini sallamadan yıllar önce, Meriç bu topraklarda kendi aydınını uyarıyordu: Batı’nın gözüyle kendi tarihine bakan adam, kendi evine hırsız gibi giren adamdır!
Tren Durdu, Peki Biz Neredeyiz?
Tren Pendik durağına yanaşırken Ahmet kitabı çantasına yerleştirdi. "İnmem gerek abi," dedi, "ama bu kitabı bitirmeden uyumayacağım."
Ahmet trenden indi, kalabalığın arasında kayboldu. Bense kompartımanda tek başıma kaldım.
Cemil Meriç bugün yaşasaydı; elindeki cep telefonuna hapsolmuş, kavramlarını yitirmiş, her şeyi "15 saniyelik videolara" sığdırmaya çalışan bu çağa bakıp ne derdi acaba? Muhtemelen yine o gür sesiyle fısıldardı kulaklarımıza:
"Okyanusu geçtik, bir derede boğulmayalım. Kendi kütüphanemize dönmeden, kendi dilimizle düşünmeden bu krizden çıkamayız."
Cemil Meriç bir tarih değil, hâlâ yanmaya devam eden bir deniz feneridir. Mesele, o fenerin ışığına bakacak gözümüzün ve cesaretimizin olup olmadığıdır.