"Tefekkür ve Teslimiyet diyerek çıkalım yola huzur ve mutluluğu bularak misafirhanemizde verelim mola" Hasan Kazgı
Şu fani, geçici, hiçten ibaret olan dünya dediğimiz misafirhanemizde hayatın koşturmacası içinde savrulurken, zaman zaman durup nefes alma ihtiyacı duyarız. Sabahın erken saatlerinde kahvesini yudumlayan, pencereden dışarıyı izleyen ya da gece sessizliğinde gökyüzündeki yıldızlara bakan herkes, içten içe aynı sessiz soruyu sorar: "Bütün bu düzenin ve yaşananların anlamı ne?" İşte insanı bu soruyla baş başa bırakan, ruhu dinginleştiren ve içsel bir huzura kavuşturan iki yüce kavram çıkar karşımıza: Tefekkür ve Teslimiyet.
Tefekkür, sadece düşünmekten öte bir eylemdir; varoluşu okuma sanatıdır. Gözle görüleni kalple hissetmek, en küçük ayrıntıdaki büyük hikmeti fark etmektir. Bir yaprağın damarlarındaki kusursuz simetriyi, mevsimlerin döngüsünü, insanın iç dünyasındaki karmaşayı ve huzuru derinlemesine incelemektir. Tefekkür eden insan, etrafındaki her şeyin bir anlamı olduğunu bilir; tesadüflere yer bırakmayan ilahi bir nizamın izini sürer.
Tefekkür İle Aydınlanalım.
Günlük hayatın gürültüsü zihnimizi bulandırdığında, olayların sadece görünen yüzüne takılıp kalırız. Karşılaştığımız en ufak bir aksilikte dünyamız başımıza yıkılmış gibi hissedebiliriz. Oysa tefekkür penceresinden bakmayı becerebildiğimizde, olayların arkasındaki daha büyük resmi fark etmeye başlarız.
Tefekkür, insana haddini ve yerini hatırlatır. Kendi kudretimizin sınırlarını, ne kadar çaresiz kalabileceğimizi ama aynı zamanda ne kadar büyük bir merhametle kuşatıldığımızı gösterir. Zihin berraklaşır, kalpteki vehimler ve kaygılar yerini derin bir sükûnete bırakır.
Teslimiyet ile Yüklerden Arınalım.
Tefekkürün derinleştirdiği bilinç, kaçınılmaz olarak teslimiyete açılır. Teslimiyet, hiçbir şey yapmamak ya da boyun eğmek değildir; aksine, kontrolü elinde tutamayacağını fark edip yükü en muktedir olana devretmenin getirdiği tarifsiz bir özgürlüktür.
Modern insan, her şeyi kontrol etme arzusuyla tükeniyor. Geleceği planlamak, her ihtimali düşünmek, en küçük belirsizlikte strese kapılmak ruhumuzu yıpratıyor. Oysa tefekkürle yoğrulmuş bir teslimiyet, insana şu derin gerçeği fısıldar: "Biz üzerimize düşeni yapmakla mükellefiz; netice ise bizim irademizin ötesindedir."
Elimizden gelen gayreti gösterdikten sonra kalbi ferah tutmak, kalpteki direnişi bitirip "Kabul ettim, hayırlısı neyse o olsun" diyebilmek, ruhun en büyük şifasıdır. Teslimiyet, fırtınalı bir denizde pusulasını kaybetmiş bir geminin kaptanı gibi çırpınmayı bırakıp, rüzgârın doğru limana taşıyacağına güvenmek gibidir.
Bugün, her şeyin hızla tüketildiği, sabırsızlığın ve sürekli bir şeyleri yetiştirme telaşının hâkim olduğu bir çağda yaşıyoruz. Belki de en çok unuttuğumuz şey, durup düşünmek ve kabullenmektir.
Gelin, günün gürültüsünden ve koşturmacasından birkaç dakikalığına da olsa sıyrılalım. Derin bir nefes alıp çevremizdeki mucizeleri tefekkür edelim. Ve hayatın getirdiği zorluklar karşısında sıkılan yumruklarımızı gevşetip kalbimizi teslimiyete açalım. Göreceksiniz ki, tefekkürle başlayan bu yolculuk, içimizdeki en büyük fırtınaları bile dindirecek bir huzur limanında son bulacaktır.
Kalbin gerçek dinlenmesi, ancak anladığımız kadarıyla hayata razı olmaktan ve teslimiyetin o "yumuşak kucağına" sığınmakta gizlidir.