Adana’nın Kozan ilçesine bağlı Gaziköy’de, yıllardır kamışla, toprakla, gündelik işlerle ve el emeğiyle sürdürülen bir yaşamın izleri giderek siliniyor. Bir zamanlar ailelerin önemli geçim kaynaklarından biri olan kamış sepetçiliği, plastik ürünlerin yaygınlaşması ve el yapımı sepetlere olan talebin azalması nedeniyle yok olmanın eşiğine geldi.
Belgeselci Mehmet Küçükaydın, Gaziköy’de Roman vatandaşların yaşadığı bölgede üç gün boyunca çekimler gerçekleştirerek hem günlük hayatı hem de kaybolmaya yüz tutmuş sepetçilik mesleğini kayıt altına aldı.
Belgeselde çadırlarda ve mütevazı yapılarda yaşayan ailelerden kamış toplamaya gidenlere, tarım işçiliği yapanlardan sepet ören son ustalara kadar birçok kişinin yaşamına yakından bakılıyor.
Ortaya çıkan tablo yalnızca eski bir zanaatın hikâyesini değil; emeğin, yoksulluğun, dayanışmanın, değişen yaşam biçimlerinin ve kültürel hafızanın iç içe geçtiği bir Gaziköy portresini gözler önüne seriyor.
Gaziköy’de yaklaşık 150-200 hanelik Roman yaşamı
Belgeselde bölgedeki Roman nüfusuna ilişkin farklı kişiler tarafından farklı rakamlar telaffuz ediliyor. Bir görüşmede yaklaşık 150 haneden söz edilirken, dernek temsilcisinin anlatımında yaklaşık 200 haneye yakın bir topluluktan bahsediliyor. Yapıştırılan metin Yapıştırılan metin
Bu nedenle Gaziköy’deki Roman yerleşiminin belgesel anlatımında yaklaşık 150 ila 200 hanelik bir topluluk olarak tarif edildiğini söylemek daha doğru görünüyor.
Buradaki yaşamın temelinde uzun yıllar boyunca kamış toplama, sepet örme, tarım işçiliği ve günübirlik işler yer aldı.
Ailelerin önemli bir bölümü düzenli ve sigortalı işlerden çok, mevsime ve o gün bulunabilen işe göre değişen çalışma biçimleriyle geçimini sağlıyor.
Bir görüşmeci bu durumu kısa ama çarpıcı bir ifadeyle özetliyor:
“İşim varsa rahat olur. İş yoksa sıkıntılı geçer.”
Belgeselde yaz aylarında darı, fıstık, çekirdek toplama, tarla sulama, çapalama ve kamış kesme gibi farklı işlere gidildiği anlatılıyor. Yapıştırılan metin
Gaziköy’ün bir zamanlar geçim kapısıydı
Gaziköy’de Roman ailelerin geçmişte en önemli geçim kaynaklarından biri kamış sepetçilik olmuş.
Derelerden kesilen kamışlar at arabalarıyla yerleşim yerine getiriliyor, temizleniyor, yarılıyor, gerektiğinde suda yumuşatılıyor ve daha sonra ustaların ellerinde farklı boy ve biçimlerde sepetlere dönüşüyordu.
Belgeselde konuşan yaşlı sepet ustası, mesleği “dededen babadan kalma” olarak tanımlıyor.
Usta, eskiden bu işi bilen çok sayıda kişinin bulunduğunu ancak zaman içinde ustaların hayatını kaybettiğini, bugün köyde geleneksel yöntemle sepet yapan çok az insan kaldığını söylüyor. Yapıştırılan metin
Gaziköy’den çıkan sepetlerin geçmişte yalnızca Kozan’da değil, Adana ve Mersin gibi çevre illerde de alıcı bulduğu anlatılıyor.
Hüseyin Amca son ustalardan biri
Belgeselin en dikkat çekici isimlerinden biri, sepetçilik mesleğini hâlâ sürdüren Hüseyin Amca.
Yıllardır kamışları elleriyle işleyen usta, bir sepetin ortaya çıkmasının dışarıdan göründüğü kadar kolay olmadığını anlatıyor.
Kamışın doğru zamanda kesilmesi gerekiyor. Taze kamış doğrudan işlenebilirken, kuruyan kamışın kırılmaması için önce suya yatırılması ve yeniden esneklik kazanması sağlanıyor. Yapıştırılan metin
Sonrasında kamışlar soyuluyor, uzunlamasına parçalanıyor ve sepetin tabanı oluşturuluyor.
Sepetin kenarlarının örülmesi ve özellikle taşıma sapının hazırlanması ise ayrı bir ustalık gerektiriyor.
Belgeselde bazı sepetlerin hazırlık malzemeleri tamamlandığında yaklaşık bir-iki saat içinde örülebildiği, ancak kamışın toplanması, temizlenmesi, ayrılması ve hazırlanmasının işi çok daha uzun ve zahmetli hale getirdiği anlatılıyor. Yapıştırılan metin
Sepet vardı çünkü tarımın ona ihtiyacı vardı
Sepetçiliğin gerilemesinin nedenlerinden biri yalnızca plastik ürünlerin ortaya çıkması değil.
Tarım ve hayvancılıktaki değişim de bu geleneksel mesleğin pazarını küçülttü.
Eskiden saman, pamuk, sebze, meyve, yumurta ve ekmek taşımak için kullanılan sepetlerin yerini zamanla plastik kasalar, çuvallar ve endüstriyel taşıma ürünleri aldı.
Hüseyin Usta’nın anlatımında geçmişte tarlada ve evde çok daha fazla kullanılan sepetlerin bugün aynı talebi görmediği açıkça görülüyor.
Bir sepetin dayanıklı olması da ustanın açısından ayrı bir ekonomik sorun oluşturuyor. Usta, yaptığı sepetin yıllarca kullanılabildiğini, dolayısıyla aynı müşterinin uzun süre yeni sepete ihtiyaç duymadığını esprili bir dille anlatıyor. Yapıştırılan metin
“Pazar olmayınca çocuk neden öğrensin?”
Gaziköy’deki en önemli sorunlardan biri, geleneksel zanaatın yeni kuşaklara aktarılamaması.
Roman vatandaşları temsil eden yerel dernek yöneticisi, yeni neslin artık sepet yapmayı bilmediğini söylüyor.
Ancak bunun nedeninin yalnızca gençlerin ilgisizliği olmadığına dikkat çekiyor.
Soruyu açık biçimde ortaya koyuyor:
“Satacak pazar yoksa çocuk niye bu işi öğrensin?”
Dernek temsilcisi, yılda birkaç adet saman, piknik veya taşıma sepeti siparişiyle bir mesleğin sürdürülebilmesinin mümkün olmadığını ifade ediyor.
Belgeselde aktarılan talebe göre Roman vatandaşlar, farklı ve bilmedikleri işlere yönlendirilmek yerine kendi geleneksel üretim biçimleri olan sepetçiliğin desteklenmesini istiyor.
Bir atölye veya üretim alanı kurulması, ürünlerin kamu kurumları ya da farklı satış kanalları aracılığıyla değerlendirilmesi ve pazar oluşturulması halinde sepetçiliğin yeniden canlanabileceğini düşünüyorlar. Yapıştırılan metin
Sepetçilik aslında aile işi
Geleneksel üretim sürecinin dikkat çeken bir başka yönü ise bütün ailenin işe katılabilmesi.
Belgeselde anlatıldığına göre biri kamışı soyuyor, biri kamışı yarıyor, diğeri tabanı hazırlıyor, usta ise örgüyü tamamlıyor.
Kadınlar, erkekler ve çocukların farklı aşamalarda üretime katkı sağladığı bu sistem, sepetçiliği yalnızca bireysel bir zanaat olmaktan çıkararak aile içinde aktarılan ortak bir üretim kültürüne dönüştürüyor. Yapıştırılan metin Yapıştırılan metin
Ancak pazarın ortadan kalkmasıyla birlikte bu üretim zinciri de kırılmış durumda.
Çocuklar artık kamışın hangi zamanda kesileceğini, nasıl yarılacağını, nasıl yumuşatılacağını veya sepetin tabanının nasıl kurulacağını öğrenmeden büyüyor.
Bu da Hüseyin Amca gibi son ustaların ardından mesleğin tamamen kaybolabileceği anlamına geliyor.
Kamış sepetin dışında da para kazandırıyor
Gaziköy’de kamış yalnızca sepet yapımında kullanılmıyor.
Bölgedeki derelerden kesilen kamışların bir bölümü seracılıkta bitkilere destek amacıyla kullanılmak üzere tüccarlara satılıyor.
Belgeselde özellikle Tarsus yönünden gelen alıcıların kamışları toplu biçimde satın aldığı ve sera üreticilerine ulaştırdığı anlatılıyor.
Kamış toplamak ise kolay bir iş değil.
İnsanların dere yataklarına indiği, zaman zaman yılanlarla karşılaştığı, kamış demetlerini yüzlerce metre sırtlarında taşımak zorunda kaldıkları anlatılıyor. At arabaları ise hâlâ birçok aile için bu işin önemli taşıma araçlarından biri. Yapıştırılan metin
At arabası hâlâ günlük hayatın parçası
Gaziköy’de belgeselin kamerasına en sık yansıyan görüntülerden biri de at arabaları.
Bunun nedeni yalnızca geleneksel yaşam biçimi değil, ekonomik zorunluluk.
Kamış toplanan dere yataklarına ve çamurlu tarla yollarına motorlu araçlarla ulaşmanın her zaman mümkün olmadığı belirtiliyor.
Aileler açısından at ve at arabası hem satın alma maliyetinin daha düşük olması hem de arazide kullanılabilmesi nedeniyle hâlâ önemli bir geçim aracı.
Belgeselde bir görüşmeci, pahalı bir araç alamadıklarını ancak daha düşük maliyetle bir at ve araba edinerek işlerini sürdürebildiklerini anlatıyor.
Bu görüntüler Gaziköy’de geçmişle bugünün nasıl yan yana yaşamaya devam ettiğini de gösteriyor.
“Gün bulup gün yiyoruz”
Belgeselin ekonomik yaşamla ilgili en güçlü cümlelerinden biri şu:
“Gün bulup gün yiyoruz.”
Bu ifade Gaziköy’de görüşülen birçok kişinin yaşam biçimini özetliyor.
Düzenli ücretli ve sigortalı istihdamın sınırlı olduğu anlatılıyor. Bir gün kamış kesiliyor, ertesi gün tarlada çapaya gidiliyor, başka bir gün sulama veya hasat işi bulunuyor.
Belgeselde bazı yaşlı vatandaşlar hayatları boyunca sigortalı bir işte çalışamadıkları için emekliliklerinin bulunmadığını da anlatıyor. Yapıştırılan metin
Bu nedenle gündelik kazanç sadece o günün gelirini değil, ertesi günün gıda ve temel ihtiyaçlarını da belirliyor.
Çadırdan kamış eve farklı yaşam biçimleri
Gaziköy’de yaşam koşulları da belgeselin önemli başlıkları arasında.
Çadırda yaşayan ailelerin yanı sıra derme çatma yapılarda veya kamış ve toprak kullanılarak oluşturulan yapılarda yaşayan vatandaşlar görüntüleniyor.
Bazı evlerde kamış duvarların iç kısmının çamurla sıvandığı, bu yapıların yörede uzun yıllardır kullanılan düşük maliyetli barınma yöntemlerinden biri olduğu anlatılıyor.
Belgeselde yaşayanlar, bu tür yapıların yazın serin, kışın ise soba yakıldığında sıcak olduğunu söylüyor.
Ancak bu ifadeler yapı güvenliği veya sağlık açısından teknik bir değerlendirme değil; orada yaşayanların kendi deneyimlerini yansıtan anlatımlar olarak ele alınmalı.
Yol ve barınma talebi de gündemde
Roman vatandaşların talepleri yalnızca iş ve sepetçilikle sınırlı değil.
Yerel dernek temsilcisi, geçmişte mahallenin yollarının yoğun çamur oluşturduğunu ve özellikle çocukların bundan etkilendiğini anlatıyor.
Yolların parke taşıyla düzenlenmesi için girişimlerde bulunduklarını ifade ediyor.
Barınma konusunda da vatandaşların doğrudan nakit para yerine zaman zaman yapı malzemesi desteğini tercih ettikleri aktarılıyor.
Dernek yöneticisinin anlatımına göre bazı aileler, “Bize para vermeyin; briketimizi, malzememizi verin, emeğimizi biz koyarız” yaklaşımını dile getiriyor. Yapıştırılan metin
“Bize bildiğimiz işi yaptırın”
Gaziköy’deki Roman dernek temsilcisinin üzerinde en çok durduğu konulardan biri istihdam.
Vatandaşlar için arıcılık veya hayvancılık gibi farklı projeler önerildiğini anlatan dernek temsilcisi, topluluğun yıllardır yaptığı ve bildiği mesleğin sepetçilik olduğunu belirtiyor.
Talep oldukça açık:
Sepetçilik için üretim alanı, satış kanalı ve düzenli pazar.
Böyle bir sistem kurulursa kadınların ve gençlerin de üretime katılabileceğini, ailelerin kendi evlerine yakın alanda çalışabileceğini ve yüzyıllık mesleğin kaybolmasının önüne geçilebileceğini savunuyor. Yapıştırılan metin
Gençler için düzenli iş talebi
Belgeselde gençlerin istihdamı da sıkça dile getiriliyor.
Dernek temsilcisi, kamu kurumlarından veya belediyelerden masa başı görev istemediklerini; gençlerin temizlik, çevre düzenleme veya benzeri işlerde çalışabileceğini ifade ediyor.
Önemli olanın düzenli bir gelir ve sosyal güvence olduğunu düşünüyor.
Ona göre evde düzenli maaş olduğunda çocukların eğitimlerini sürdürme imkanları da artabilir.
Bu yaklaşım, Gaziköy’de ekonomik sorunla eğitim sorununun birbirinden bağımsız görülmediğini ortaya koyuyor.
Eğitimde devamlılık önemli bir sorun
Belgeselde çocukların eğitim hayatına ilişkin de dikkat çekici anlatımlar bulunuyor.
Bazı görüşmeciler kendi kuşaklarında eğitimin erken bırakıldığını, çocukların ilkokul sonrasında çalışma hayatına veya aile yaşamına yöneldiğini anlatıyor.
Bugün durumun değişmeye başladığı söylense de eğitimin devamlılığı hâlâ önemli bir mesele olarak görülüyor.
Belgeselin bazı bölümlerinde çocukların sokakta oyun oynadığı, aile büyüklerinin ise eğitim konusunda geçmişte yaptıkları hataları anlattığı görülüyor.
Bölgedeki vatandaşların önemli beklentilerinden biri, yeni kuşağın kendilerinden daha iyi eğitim imkanlarına kavuşması.
Roman dili yeni kuşakta zayıflıyor
Gaziköy’de kültürel değişimin dikkat çeken bir başka boyutu ise dil.
Belgeselde bazı yaşlılar kendi aralarında Roman dilinden kelimeler kullanırken, çocukların giderek daha fazla Türkçe konuştuğu ifade ediliyor.
Aile büyükleri Roman dilini hâlâ bildiklerini ancak yeni kuşağın günlük hayatta Türkçeyi tercih ettiğini söylüyor.
Bu durum yalnızca bir konuşma dilinin değil, o dille birlikte taşınan sözlü kültürün, deyimlerin ve aile hafızasının da zaman içerisinde zayıflayabileceği endişesini beraberinde getiriyor.
Müzik ve eğlence hayatın önemli parçası
Belgeselin en canlı bölümlerinde müzik, şaka, kahkaha ve dans öne çıkıyor.
Ancak bunu bütün Romanları aynı özelliklerle tanımlayan bir genelleme olarak değil, Gaziköy’de görüşülen kişilerin kendi hayatlarını anlatış biçimi olarak okumak gerekiyor.
Bir vatandaş, maddi imkanlar sınırlı olsa da günü yaşama biçimlerini şöyle anlatıyor:
“Anamızdan, babamızdan, dedemizden ne görmüşsek odur. Dert tasa varsa da yok sayıyoruz.”
Belgeselde insanların ekonomik sorunlardan konuşurken bile zaman zaman güldüğü, birbirleriyle şakalaştığı, müzikten ve eğlenceden söz ettiği görülüyor. Yapıştırılan metin
Bu neşe, belgeselin anlatısında yoksulluğu romantikleştiren bir unsurdan çok, insanların zorlu koşullarla baş etme biçimlerinden biri olarak öne çıkıyor.
“Sepetçi” değil, Roman olarak anılmak istiyorlar
Gaziköy’de yaşayan bazı vatandaşlar, yıllarca meslekleri nedeniyle çevrede “sepetçi” olarak anıldıklarını ancak bu ifadenin zaman zaman küçümseyici bir anlamla kullanılmasından rahatsız olduklarını söylüyor.
Kendilerini öncelikle Roman vatandaşlar olarak tanımladıklarını özellikle vurguluyorlar. Yapıştırılan metin
Bu hassasiyet, belgeselin önemli sosyal mesajlarından biri.
Bir mesleğin bir topluluğu bütünüyle tanımlayan veya dışlayan etikete dönüşmemesi gerektiği, vatandaşların kendi kimliklerini nasıl ifade ettiklerinin esas alınması gerektiği ortaya çıkıyor.
Göç hafızası aile anlatılarında yaşıyor
Gaziköy’de görüşülen bazı aileler geçmişlerinin Selanik’e uzandığını anlatıyor.
Bazı büyüklerin mübadele ve göç dönemlerinde Anadolu’ya geldiği, daha sonra Çukurova’nın farklı bölgelerine yerleştiği yönünde aile anlatıları bulunuyor. Yapıştırılan metin
Belgeselde Romanların tarihsel kökenleri ve dünya üzerindeki göçleri hakkında da çeşitli tarihsel bilgiler ve rivayetler aktarılıyor.
Ancak belgeselde dile getirilen geniş tarihsel nüfus, göç ve geçmiş dönem uygulamalarına ilişkin iddiaların bir kısmı sözlü anlatı veya belgesel anlatıcısının değerlendirmelerine dayanıyor. Bunların kesin tarihsel bilgi olarak kullanılabilmesi için akademik ve arşiv kaynaklarıyla ayrıca doğrulanması gerekiyor.
Gaziköy değişirken zanaat da değişiyor
Yaşlıların anlattığı Gaziköy ile bugünkü Gaziköy arasında büyük fark var.
Elektriğin ve suyun olmadığı, kandillerle aydınlanılan yıllardan okulun, yolların ve farklı yapıların bulunduğu bugüne kadar köyün yaşam biçimi önemli ölçüde değişmiş durumda.
Ancak modernleşmenin getirdiği bu değişim bir başka sonucu da beraberinde getiriyor:
Geleneksel meslekler işlevini kaybediyor.
Kamış sepet de bu dönüşümün en somut örneklerinden biri.
Bir zamanlar günlük hayatın vazgeçilmez eşyası olan sepet, bugün daha çok nostaljik, dekoratif veya özel sipariş ürünü haline geliyor.
Hüseyin Amca: “Kıymetini bilen yok”
Belgeselin ilerleyen bölümlerinde Hüseyin Amca bir sepeti kameraların önünde tamamlıyor.
Ellerinin yıllardır alıştığı hareketlerle kamışı büküyor, sepetin kenarını yükseltiyor, sapını şekillendiriyor.
Ortaya çıkan ürünün yalnızca bir taşıma aracı değil, gerçek anlamda el emeği ve ustalık ürünü olduğu görülüyor.
Ancak ustanın sözleri bir dönemin kapanmak üzere olduğunu da gösteriyor:
“Bu bir sanat ama kıymetini bilen yok.”
Hüseyin Amca, yeni siparişler geldikçe mesleğini sürdürmeye çalışıyor. Fakat kendisinden sonra bu işi kimin devam ettireceği sorusunun cevabı belirsiz.
Bir sipariş bile umut olabiliyor
Belgeselde dikkat çeken sahnelerden birinde Hüseyin Amca’ya yeni sepet siparişleri geliyor.
Çiçek sepeti, balkon sepeti, yumurta sepeti gibi farklı ürünlerden söz edilirken, ustanın yüzündeki heyecan mesleğin aslında tamamen işlevsiz olmadığını gösteriyor.
Doğru tasarım ve doğru pazarlamayla geleneksel sepetlerin çiçekçilikten turizme, yöresel ürün satışından dekorasyona kadar farklı alanlarda yeniden değerlendirilebileceği fikri de bu sahnelerden doğuyor.
Gaziköy’de asıl sorun üretim becerisinin olmaması değil; ürünü sürekli talep gören bir ekonomik değere dönüştürecek pazarın kurulamaması.
Bir zanaat kurtarılabilir mi?
Gaziköy’de sepetçiliğin geleceği için çözüm aslında belgeselde konuşan insanların sözlerinde saklı.
Ustaların bilgisinin kayıt altına alınması, gençlere uygulamalı eğitim verilmesi, küçük bir üretim atölyesi kurulması, kooperatif veya dernek üzerinden satış yapılması ve internet üzerinden yeni pazarlara ulaşılması halinde bu meslek yeniden gelir kaynağı haline gelebilir.
Aksi halde Hüseyin Amca’nın ellerinde yaşayan bilgi, onun kuşağıyla birlikte kaybolma riski taşıyor.
Burada kaybolacak olan yalnızca kamışın sepete nasıl dönüştürüldüğü bilgisi değil.
Kamışın ne zaman kesileceği, nasıl taşınacağı, ne kadar suda bekletileceği, hangi parçanın tabana, hangisinin kenara, hangisinin sapa uygun olduğu gibi onlarca küçük bilgi de yok olacak.
Bunların tamamı kuşaktan kuşağa aktarılmış somut olmayan kültürel miras niteliğinde.
Üç günlük çekimde bir mahallenin dünyası
Mehmet Küçükaydın’ın Gaziköy’de gerçekleştirdiği üç günlük saha çalışması bu nedenle klasik bir köy belgeselinin ötesine geçiyor.
Kamera bazen Hüseyin Amca’nın ellerine, bazen dere kenarından getirilen kamışlara, bazen at arabalarına, bazen oynayan çocuklara, bazen çadır ve evlere, bazen de vatandaşların sofralarına yöneliyor.
İnsanlar yalnızca soru cevaplayan “röportaj kişileri” olarak değil, kendi gündelik hayatlarının içerisinde görüntüleniyor.
Bu yönüyle çalışma, Gaziköy Romanlarının dışarıdan nasıl görüldüğünden çok, kendi hayatlarını nasıl anlattıklarına alan açıyor.
Hikâyenin merkezinde yoksulluk değil emek var
Belgeselde ekonomik güçlükler açıkça görülüyor.
Düzenli iş bulamamak, emeklilik hakkından yoksun olmak, günübirlik çalışmak, barınma sorunları ve çocukların eğitimine ilişkin kaygılar sık sık dile getiriliyor.
Ancak hikâyenin merkezindeki tek kavram yoksulluk değil.
Kamışı dereden çıkaran, sırtında taşıyan, at arabasına yükleyen, temizleyen, yaran ve sepete dönüştüren insanların emeği de belgeselin en güçlü unsurlarından biri.
Bir aile sabah tarlaya gidiyor, diğeri kamış kesiyor, bir başkası suya gidiyor. Kadınlar üretimin farklı aşamalarına katılıyor, çocuklar büyüklerinin yanında hayatı öğreniyor.
Bu nedenle Gaziköy hikâyesi yalnızca “zor şartlarda yaşayan insanların” değil, çalışarak ayakta kalmaya çalışan bir topluluğun hikâyesi.
Kaybolan sepetçilik aslında bir hafızanın kaybı
Gaziköy’de bugün mesele sadece birkaç sepetin daha üretilip üretilmemesi değil.
Bir zanaatın yok olmasıyla birlikte bir yaşam biçiminin sözcükleri, hareketleri, aletleri, iş bölümü ve ustalık ilişkileri de kayboluyor.
Bir zamanlar çocuğun babasından, annenin kızından, çırağın ustadan öğrendiği bilgiler artık aktarılmıyor.
Plastik sepet daha ucuz ve kolay bulunabilir olabilir.
Ancak plastik ürünün içinde Hüseyin Amca’nın yılları, dere kenarında kamış toplayan işçinin emeği veya bir ailenin ortak üretim hafızası bulunmuyor.
Gaziköy’de kaybolmakta olan şey tam da bu.
Mehmet Küçükaydın bir kültürel hafızayı kayıt altına aldı
Belgeselin sonunda Mehmet Küçükaydın, çalışmasının amacını Kozan’daki Romanların yaşam hikâyelerini ve tarihsel hafızalarını izleyiciye aktarmak olarak özetliyor.
Gaziköy sakinleri ise yapılan çekimin kendilerinin ve sorunlarının daha fazla kişi tarafından görülmesine katkı sağlamasını istiyor.
Belgesel, kamış ve sepet üzerinden başlayıp kimlik, emek, eğitim, barınma, kültür, müzik, aile ve gelecek kaygısına uzanan geniş bir toplumsal hikâyeye dönüşüyor.
Ve geriye en önemli soru kalıyor:
Gaziköy’de Hüseyin Amca’dan sonra sepeti kim örecek?
Bugün bir önlem alınmazsa cevap birkaç yıl sonra “kimse” olabilir.
Gaziköy’de yüzyılların el emeğini taşıyan sepetçilik yeniden ekonomik değer kazanırsa, yalnızca bir meslek korunmuş olmayacak. Bir topluluğun hafızası, aile geleneği ve Çukurova’nın kaybolmaya yüz tutmuş kültürel miraslarından biri de gelecek kuşaklara aktarılmış olacak.




