Filistin kan ağlıyor… Ölüm kalım savaşı veriyor… İslam âlemi zannediyor ki Kudüs esaret altına girmiştir. Oysa asıl esaret altında yaşayanlar, İslam âlemidir!

Kudüs coğrafi olarak işgal altına alınmış olabilir. Ancak Kudüs’ün mücahitlerinin direnişine melekût âlemi dahi iştirak etmiştir. Ruhları ve gönülleri hürriyeti tatmış bu mücahitler, İslam âleminin de hürriyete kavuşmasını sağlayacak cihat şuurunu şahlandırmışlardır.

Müslümanlar, Filistin’in esaretten kurtulması mücadelesine hakiki bir iman şuuruyla gerektiği ölçüde yönelmemiştir. Yüce ruhlu, inanmış ve kendilerini Hakk’a adamış o gönül mücahitleri ise mümin nasıl olur, nasıl yaşar, esire nasıl davranır, inanç ve iman nedir sorularının cevabını yalnızca sözleriyle değil, yaşayışlarıyla da ortaya koymuşlardır. Müslümanca yaşamanın kurallarını ve kaidelerini, İslam âlemine ve bütün insanlığa Hakk’ın numuneleri olarak göstermişlerdir.

Onlar, imanlarının gereğini hayatlarıyla ortaya koyarken insanlığa da mümin olmanın mesuliyetini hatırlatmışlardır. İman, yalnızca dilde taşınan bir iddia değil; zulüm karşısında tavır almayı, mazlumun yanında durmayı, esire merhametle yaklaşmayı ve hakikatten vazgeçmemeyi gerektiren bir şuurdur. İşte bu gönül mücahitleri, bütün imkânsızlıklara rağmen bu şuurun canlı örnekleri olmuşlardır.

Allah’ın vaadidir ki Kudüs, bir gün yeniden özgürlüğüne kavuşacaktır. Mahşere kadar da müminlerin gönlünde hürriyetin, imanın ve direnişin sembolü olarak yaşayacaktır.

Sevgililerinin yaşadığı, peygamberlerinin, velilerinin ve salih kullarının ebedî istirahatgâhlarının bulunduğu o mukaddes beldenin küfür ehlinin ayakları altında çiğnenmesine O Sevgili, O yüce Hâlık hiç razı olur mu?

Hayır!

Razı olmayacaktır.

Kudüs yalnızca bir şehir değildir; bir inancın, bir medeniyetin ve ümmetin vicdanının adıdır. Onun esareti karşısında susanlar, kendi ruhlarındaki esareti fark edemeyenlerdir. Kudüs’ün özgürlüğü, yalnızca taşlarının ve sokaklarının işgalden kurtulması değil, İslam âleminin de zillet zincirlerini kırarak imanına, izzetine ve sorumluluğuna yeniden kavuşmasıdır.

Kudüs’ün yarası, ümmetin yarasıdır. Kudüs’ün hürriyeti, ümmetin uyanışıdır! İslam âlemi, ümmet şuuruna yeniden kavuştuğu ve İslam’ın boyasıyla boyandığı zaman kurtuluş kapıları, ilahî irade tarafından sonuna kadar “Selamet Kapısı” olarak açılacaktır. Yeter ki vahiyde birleşebilelim...

KUDÜS KURTULUŞ SAVAŞINA ÇAĞIRIYOR MÜSLÜMANLARI

Ah Kudüs... Nasıl da kanıyor içimizdeki yara...

İslam âleminin parçalara ayrılması ve işgal edilmesi, Osmanlı Devleti’nin dağılması neticesinde ortaya çıkmış vahim bir durumdur. Batı düşüncesinin ve uygarlığının içimizde beslediği nifak ve ırkçılık tohumları, yıkılma sürecindeki Osmanlı topraklarında “İslam ümmeti” bilincinin yerine “ulus devlet”, yani yeni bir etnik milliyetçilik anlayışının yerleşmesine zemin hazırlamıştır. Buna bağlı olarak oluşturulan kültürel ve siyasi yapılar, yeni nesillerin ve küçük devletçiklerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Yöneticilerin Batı’ya öykünmeleri ve Batı’yı örnek almaları sonucunda İslam âlemi, Batı despotizmi altında ezilmeye ve sömürülme tuzağına düşürülmüştür. İslam âlemindeki milletler ve yönetimler, Batı’nın kölesi olmak için âdeta yarış hâlindeydiler.

Emperyalistlerin yardımıyla dünyanın çeşitli bölgelerinden Kudüs ve çevresine yerleştirilen Yahudiler, vatanlarını gasbettikleri Filistinlileri yurtlarından uzaklaştırmak için her türlü zulme ve işkenceye başvurdular. Kudüs’ün Siyonistler tarafından başkent yapılması, Osmanlı Devleti’ni yıkma amacının asıl hedeflerinden birini ve bu hedefin gerçekleştiğini gösteren gelişmelerden birini ortaya koymaktadır. Uluslararası Yahudi örgütlerinin, Yahudilerin Filistin’de Osmanlı Devleti’ne bağlı vatandaşlar olarak oturmaları karşılığında bütün dış borçların ödeneceği yönündeki resmî teklifini hiddetle reddeden Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın adı, bu sebeple “Kızıl Sultan”a çıkarılmıştır. Ardından tahttan indirilmesi ve Osmanlı yönetiminin Siyonistlerin güdümündeki İttihat ve Terakki’ye bırakılmasıyla birlikte, kısa bir süre içerisinde Balkanlar ve Trablusgarp’ın kaybedilmesi, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na sokulması gibi gelişmeler sonucunda vahim bir tablo ortaya çıkmıştır. İslam birliği ortadan kaldırılmış, “Ümmet-i Muhammed” Siyonistler ve emperyalistler tarafından işgal edilip paylaştırılmış, bölgede emperyalist güçlere bağlı kadroların yönetiminde devletçikler oluşturulmuştur.

Düşünürümüz Akif İnan, “Kudüs esir bir İslam şehridir, Siyonistlerin mülkü olamaz.” diyerek sözlerini sürdürür ve “Kudüs Bir Kurtuluş Savaşına Çağırıyor Müslümanları” başlıklı muhteşem makalesini yayımlar. Yazısının bir bölümünde Kudüs’ü şöyle tasvir eder:

“Kim demiş Kudüs bütün dinlerin kutsal şehridir diye? Kudüs yalnızca ve sadece Müslümanların şehridir. Kudüs, gerçekte İslam’dan başka hiçbir din için kutsallığı kalmamıştır. Müslümanlardan başkasının olamaz. Mekke ve Medine nasıl yalnızca Müslümanlarınsa Kudüs de öylece yalnız Müslümanlarındır.

Kudüs gasp edilebilir, zorla işgale uğrayabilir; lakin yine de Müslümanlarındır. Bir tek Müslüman sağ kaldığı sürece, Kur’an baki kaldığı müddetçe Kudüs İslam’ındır. Kudüs, esir olmakla Müslüman’a bir ders vermiştir. Yeryüzünün Müslümanları ilahî bir imtihanla karşı karşıyadırlar. Kudüs’ün elimizden çıktığına inananlar, oranın Yahudilerin mülküne geçtiğini sananlar bu imtihanı kaybetmişlerdir. Çalınan Kudüs’ü geri almak sevdasıyla yanıp tutuşmayanlar bu imtihanı kaybetmişlerdir. Hatta Kudüs’te Yahudilerin de Hristiyanların da hakkı olduğunu sananlar da imtihanı kaybetmişlerdir. Mekke ve Medine için nasıl ortaklık kabul etmezsek Kudüs için de edemeyiz. Kudüs, bizim Peygamberimizin, yani Müslümanların şehridir.

Bu felaketi, Yahudilerin işgalini Müslümanlar için çok iyi değerlendirmeye mecburuz. Azim musibeti, dirilmenin, birleşmenin bir fırsatı olarak görüp savunmaya mecburuz. Müslümanların uyanması için Hak, bu azim musibeti başımıza musallat etmiştir. Büyük bir imtihan ve sevap kapısı açılmıştır önümüze. Müslümanlar, peygamberin safında yer alarak Allah ve peygamber düşmanlarının gövdelerini bu mukaddes topraklarda imha etmeye hazırlanmalıdırlar. Kudüs, Müslümanlara cihat çağrısının bir fedaisidir şimdi. Ve esir düşmüştür. Onu esaretten kurtarmak, Müslümanların esaretten kurtuluşuyla aynıdır bugün.”

“Gökte yapılarak yeryüzüne indirilen şehir Kudüs.” diyerek tarif eden millî ve manevi düşünürümüz Sezai Karakoç, “Kudüs Acısı” adlı veciz yazısında ise şöyle anlatır:

“Mekke, Müslümanların kıblesidir. Kâbe, putlarla dolu olduğu bir dönemde kıble ödevini yitirmiştir. Peygamberimiz Miraç’ta Mekke’den Kudüs’e gitmiş ve gökler âlemine oradan yükselmiştir. Bu hatıranın abideleri Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra’dır. Orada bütün peygamberlere imamlık ederek namaz kılmış ve kıldırmıştır. 1500 yıldan beri Müslümanların elinde bulunan kutlu Kudüs şehri şimdi esirdir. Duyanlar şimdi nerededirler?

Peygamberler şehri, iki kıble şehri, Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra şehri, Miraç’ın ikinci durağı, kutlu Kudüs şehri tutsaktır. Bu acıyı duyanlar nerededir? Tek uyuyan biziz, biz Müslümanlar. Bugün Kudüs esaret altında. Kudüs gitti! Allah korusun, yarın gözleri Şam’dadır, sonra Bağdat’ta, Mekke’de, İstanbul’dadır. Kudüs, gözümüzün önünde en çarpıcı bir örnektir. Peygamberler şehri, kendi diliyle bütün bunları bize açık açık anlatıyor. Ama bu acıyı duyanlar, çığlığı işitenler, öldürülen Müslümanların sesini unutmayanlar nerededir?”

Şairimiz Nuri Pakdil, Edebiyat dergisinde yer alan, daha sonra kitaplarına da giren pek çok yazısında ve şiirinde Kudüs meselesinin yüreğindeki bir yangın olduğunu, Kudüs gerçeğiyle her zaman yüz yüze olmanın gerekliliğini yüksek sesle haykırmıştır. Sürekli olarak Kudüs’ü gündemde tutmuş, Kudüs’ün Müslümanların gönlünde ve zihninde canlı kalması gerektiğini vurgulamıştır. “Anneler ve Kudüs” şiirinin bir yerinde şöyle kelamlaştırır:

“Tur Dağı’nı yaşa / Ki bilesin nerede Kudüs / Ben Kudüs’ü kol saati gibi taşıyorum,

Ayarlanmadan Kudüs’e / Boşuna vakit geçirirsin / Buz tutar / Gözün görmez olur.

Gel / Anne ol / Çünkü anne / Bir çocuktan bir Kudüs yapar.

Adam baba olunca / İçinde bir Kudüs canlanır.

Yürü kardeşim / Ayaklarına bir Kudüs gücü gelsin.”

Münevverimiz Pakdil, Kudüs’ü bir kol saati gibi taşıdığını söylerken bu meselenin kendisi için ne kadar önemli olduğunu vurguladığı gibi, yolda karşılaştığı bir kardeşimizi veya arkadaşımızı da “Kudüs’te havalar nasıl, bayım?” diyerek karşılıyor. Yokluyor esasında... Sorduğu soru, Kudüs’ü ne kadar yaşadığımızı, yüreğimizde ne kadar taşıdığımızı, ne kadar düşündüğümüzü, Kudüs’e ne kadar yakın ve Kudüs’le ne kadar iç içe olduğumuzu sorguluyor. Kudüs’e bakışımız nasıl olmalı? Kudüs’ü yalnızca bir coğrafya parçası olarak mı görüyoruz, yoksa onu tarihimizin, inancımızın ve medeniyet tasavvurumuzun ayrılmaz bir parçası olarak mı yaşıyoruz? Asıl mesele, işte bu soruların cevabında gizlidir.

Kudüs’ten uzak olmak, ayrı olmak, unutmak; kişiliğimizden uzak olmak, kişiliğimizi unutmak demektir bir bakıma. Kudüs, Müslümanların namusudur. Gün geçmiyor ki Filistin’deki Müslümanların yeni bir saldırıya maruz kaldıkları haber bültenlerine yansımasın. Yine yakın zamanda yansıyan haberlerden öğrendiğimize göre İsrail askerleri, bebeklere ve savunmasız çocuklara dahi ateş ederek onları acımasızca öldürüyor, katlediyorlar. Yine başka bir haberde, Mescid-i Aksa’ya girerek namaz kılmaktan, Rabbine yönelerek dua ve niyaz etmekten başka bir amacı olmayan müminlerin ve Müslüman hanımların ayaklarına çelme atan İsrail askerlerinin ve polislerinin onları yere düşürdüğünü gördüğümüzde yüreklerimiz nasıl sızlıyor, içimiz nasıl acıyor!

Müslümanlara yönelik saldırılar sınır tanımaz hâle geldi… Evsiz barksız, aç ve çıplak, her şeyden mahrum kalan Filistinli kardeşlerimiz âdeta yaşamıyorlar; yokluk içinde kıvranarak sürünüyorlar. Bunda muhakkak, gören gözlerimiz, işiten kulaklarımız, titreyen kalplerimiz ve sızlayan vicdanlarımız için çıkarılacak büyük dersler vardır. Yeniden bilinçlenerek, yeniden İslam zırhını kuşanarak sorumluluklarımızı idrak etmeli, kutsal beldemiz Kudüs için kendimizi yine Kudüs’le yenilemeliyiz. Zihinlerimizi, fikirlerimizi ve bakış açılarımızı Kudüs’e göre yeniden şekillendirmeli; İslami dirilişle yeniden Kudüs’e sahip çıkarak “BEZM-İ ELEST”te verdiğimiz söze sadık kalıp ilahî rızaya yönelmeliyiz. “Mü’min, mü’minin kardeşidir.” ilahî sözünün gereğini yerine getirerek kardeşliğimizin sorumluluğunu taşımaya çalışmalıyız.

SONUÇ YERİNE:

Meramımızı ve kelamımızı yine Sezai Karakoç’un güzel bir cümlesiyle bitirelim:

“Biz Doğu çocukları kendimizi bu son varoluş savaşına adamak zorundayız. Düşünce köleliğine savaş açmak zorundayız. İnsan olmanın tek onuru buradadır; gerisi kölece bir yaşayıştır.”

Barış anlaşması imzalandığı hâlde üç kızını İsrail bombalarının altında şehit veren bir babanın tespitleri:

“Zulmedenlerin korkuları…

Cinayet işleyen onlar, işgal eden onlar…

Ürettikleri korkunun aktörleri de onlar.

İyi niyet ve temenni olarak dahi barışı akletmeyenler de onlar.

Onlar barıştan anlamazlar.”

Yıllar önce Filistin’e giden bir heyete Erbakan’ın söyledikleri çok manidardır:

“Bu işin çözümü güçte, kuvvettedir. Siyonistler, terbiye edilmemiş bir aygıra benzerler; güçten kuvvetten anlar, başka bir şeyden anlamazlar. Bunların karşısında güçlü durursanız adil olurlar; güçsüz olursanız sizi ezerler, zalim olurlar.”

Onlar güçten anlarlar.

O sebeple güçlü olmak, birlik olmak lazım.

Siyonistler, İslam âleminin nabzını Kudüs merkezli işledikleri cinayetlerle ve burada çıkardıkları olaylarla ölçmektedirler.

İslam âlemi ise en ağır ses tonuyla kınıyor(!). Yetmez mi?

Osmanlı’nın Kıyamet Kilisesi’nin Yafa Kapısı’nda “Lâ ilâhe illallah, İbrahim Halilullah” yazısına birlik için dokunmadığı ve Halife Hazreti Ömer’in adına sonradan mescit inşa edilen boş bir yerde namazını eda edip kilisede kılmayı reddettiği anlayış yeniden hâkim olmalı.

Tevazuya gerek yok.

Kudüs ve Filistin bölgesinde yaşayan herkesin insanca yaşaması için Kudüs, Müslümanların idaresinde olmalıdır.Osmanlı dönemindeki huzur ve sükuna ihticayı var bölgenin.O zamanlar değişik inançlara sahip olanlar nasıl barış ve kardeşlik şuuru içerisinde yaşamışsa,İslamın evrensel hoşgörüsüyle zamanımızda da adil sosyal düzen yeniden kurulabilir.Bölgede insanlar barış ve huzur içerisinde yaşayabilir.

Ey Filistin! Hatırlat hakikati...

Kudüs’ün işgali karşısında susacak mısın?

Oturacak mısın?

Ayağa kalkmayacak mısın?

Arza çakılıp kalacak mı ayakların?

Ey Millet-i İbrahim!

Ey Ümmet-i Muhammed!

Ey Filistin! Bereketlendir kalbimizi, hüznünle ey Kudüs!

Ey hicret yoldaşı! Kutlu namazınla topraklarımıza bir hürriyet getir.

Ey Filistin! Ey beşikten gönüllere konuşan zafer!

Ulu Türkistan’ın, Kudüs’ün ve esaret altında inleyen Müslüman kardeşlerimizin özgürlüklerine kavuşmaları için dua ve niyazlarımızla...

Fi Emanillah... Vesselâm...

KAYNAKÇA:

* Kur’ân-ı Kerîm. İsrâ Suresi, 1. ayet; Âl-i İmrân Suresi, 103. ayet; Enfâl Suresi, 46. ayet.

* Birleşmiş Milletler. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (1948). İnsan onuru, özgürlük ve eşitlik ilkeleri.