Hatay’ın Arsuz ilçesi ve Amanos Dağları çevresinde bulunan tarihi kaleler, bölgenin yüzyıllar boyunca farklı medeniyetler arasındaki mücadelelere sahne olan stratejik geçmişini gözler önüne seriyor. Arsuz Kalesi, Bakras Kalesi, Darbsak Kalesi ve Şalen Kalesi gibi yapılar; Arap, Bizans, Selçuklu, Haçlı, Ermeni ve Memlük dönemlerinde yaşanan siyasi ve askerî gelişmelerle şekillenen ortak bir tarihî mirasın parçaları olarak öne çıkıyor.
Farklı dönemlerde farklı adlarla anılan bu kalelerin geçmişini tek bir topluluğa veya medeniyete bağlamak mümkün değil. Yapılar, yüzyıllar boyunca yaşanan hâkimiyet değişiklikleri, onarımlar ve savunma amaçlı müdahalelerle bugünkü tarihî kimliklerini kazandı.
Arsuz Kalesi kıyı savunmasında önemli rol oynadı
Hatay’ın Arsuz ilçe merkezinin yaklaşık 30 kilometre güneyinde, Kale Mahallesi’nde bulunan Arsuz Kalesi, denizden gelebilecek korsan saldırılarına karşı savunma ve gözetleme amacıyla kullanıldı. Kıyıya paralel uzanan yaklaşık 10 metre yüksekliğindeki bir tepe üzerine inşa edilen yapı, İskenderun Körfezi’ndeki limanların ve kıyı şeridinin korunması açısından stratejik bir konuma sahipti.
Kalenin bulunduğu yer, deniz ulaşımının ve kıyı güvenliğinin geçmişte ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor. Bölgenin doğal coğrafyası, hem denizden gelebilecek tehlikelerin izlenmesine hem de çevredeki geçiş güzergâhlarının kontrol edilmesine elverişli bir savunma noktası oluşturuyordu.
Ancak kalenin günümüze ulaşan kalıntıları, zaman içerisinde önemli ölçüde zarar gördü. Yapıya ait taşların bir bölümünün sökülerek yeni evlerin inşasında kullanıldığı, kalıntıların bulunduğu arazinin bazı kısımlarının ise tarıma açıldığı belirtiliyor. Bu durum, kalenin ilk inşa döneminin ve mimari özelliklerinin kesin olarak belirlenmesini güçleştiriyor.
Arsuz Kalesi tarihte farklı isimlerle anıldı
Arsuz Kalesi, tarihî kaynaklarda “Frank Kalesi”, Roche de Roissol, Roche de Rusol ve Hisn el-Rusûs gibi farklı adlarla ilişkilendiriliyor. Bu isimlerin bir bölümü, Orta Çağ boyunca bölgeye ilişkin kayıtlarda kullanılan yer adlarıyla bağlantılı olarak değerlendiriliyor.
Fransız tarihçi Louis Dussaud, Arsuz’un antik dönemdeki adının Rhosos olduğunu belirtirken Orta Çağ kaynaklarında geçen el-Rüsüs, Roissol ve Rusol isimlerini de bu adla ilişkilendiriyor. Bu değerlendirmeler, antik yerleşim ile Orta Çağ coğrafyası arasındaki bağlantının anlaşılması bakımından önem taşıyor.
Dussaud ayrıca Ras el-Khnazir burnunun güneyinde, kaynaklarda Minat el-Frandji, yani “Frankların Limanı” olarak açıklanan küçük bir koydan söz ediyor. Koyun güneydoğusunda, iki derin vadinin birleştiği kayalık çıkıntı üzerinde bir kale harabesinin bulunduğunu aktarıyor ve bu yapının Roche de Roissol olabileceğini ileri sürüyor.
Bununla birlikte tarihî kaynaklarda geçen adların günümüzdeki kalıntılarla kesin biçimde eşleştirilmesi için arkeolojik ve tarihî araştırmaların birlikte değerlendirilmesi gerekiyor.
İbn Battûta’nın seyahatnamesinde Arsuz bağlantısı
- yüzyılda yaşamış ünlü seyyah İbn Battûta’nın seyahatnamesinde yer alan bilgiler de Arsuz’un Orta Çağ’daki stratejik konumuna ışık tutuyor.
Seyahatnamede, Bakras Kalesi emiri Sârîmüddin eş-Şeybânî’nin yeğeni Emir Hüsâmüddin’in Er-Rusûs adıyla anılan yerde ikamet ettiği ve Ermeni ülkesine giden yolu koruduğu aktarılıyor. Er-Rusûs adı, tarihî kaynaklarda günümüzdeki Arsuz ile ilişkilendiriliyor.
Bu kayıt, Arsuz’un yalnızca kıyı savunması açısından değil, iç kesimlere ve Ermeni topraklarına uzanan güzergâhların kontrolü bakımından da önem taşıdığını düşündürüyor.
Arapçada “hisn” kelimesi kale veya müstahkem yer anlamına geliyor. Bu nedenle Hisn el-Rusûs ifadesi, tarihî kaynaklarda bölgenin savunma niteliğine işaret eden bir adlandırma olarak değerlendiriliyor.
Amanos Dağları’ndaki kaleler farklı devletlerin hâkimiyetine girdi
Amanos Dağları çevresindeki kaleler, Antakya Prensliği, Kilikya Ermeni Krallığı ve Memlükler arasındaki mücadelelerde önemli savunma noktaları olarak kullanıldı. Bölgedeki dağ geçitlerini, ticaret yollarını ve yerleşim alanlarını kontrol etme ihtiyacı, kalelerin askerî değerini artırdı.
Bu yapılar arasında Bakras, Darbsak ve Şalen kaleleri öne çıkıyor. Farklı dönemlerde el değiştiren kaleler, yalnızca askerî amaçlarla değil, bölgesel hâkimiyetin sürdürülmesi ve ulaşım güzergâhlarının denetlenmesi açısından da önem taşıyordu.
Şalen Kalesi, kaynaklarda Roche Guillaume adıyla anılırken Hajar Choghlan, Şalen, Çalan ve Tchivlan Kalé gibi farklı adlarla da kaydediliyor. Memlük kaynaklarında ise Hacer-i Şuğlan biçiminde bir adlandırmayla karşılaşılıyor.
Farklı dillerde ve dönemlerde kullanılan bu isimler, Amanos Dağları çevresinin uzun süre farklı siyasi ve kültürel çevrelerin etkisinde kaldığını gösteriyor.
Bakras Kalesi’nin geçmişi Helenistik döneme uzanıyor
Amanos Dağları’nın tarihî savunma yapılarından Bakras Kalesi de bölgenin geçmişini anlamak açısından önemli bir örnek oluşturuyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı kaynaklarında kalenin temelindeki yapı tekniğinin Helenistik döneme işaret ettiği belirtiliyor.
Bakras Kalesi’nin farklı dönemlerde yeniden ele alınması, onarılması ve güçlendirilmesi, bölgede savunma yapılarının uzun süre kullanıldığını ortaya koyuyor. Bununla birlikte Bakras Kalesi’ne ilişkin tarihî bilgiler doğrudan Arsuz Kalesi’nin de aynı dönemde inşa edildiğini kanıtlamıyor.
Arsuz Kalesi’ne ait taşların bir bölümünün başka yapılarda kullanılması ve kalıntıların zaman içerisinde zarar görmesi, ilk inşa tarihinin belirlenmesini zorlaştırıyor. Bu nedenle Bakras Kalesi ile Arsuz Kalesi arasındaki olası dönemsel ve mimari ilişkilerin arkeolojik araştırmalarla incelenmesi gerekiyor.
Bakras Kalesi’nin hâkimiyet mücadelesindeki rolü
Bakras Kalesi’nin tarihi, Amanos Dağları ve Antakya çevresindeki siyasi mücadelelerin farklı aşamalarını yansıtıyor.
Belâzürî’nin Fütûhu’l-Büldân adlı eserinde, yaklaşık 638 yılı olayları bağlamında Bükras geçidinden söz ediliyor. Daha sonraki dönemlere ilişkin anlatımlarda ise 724-743 yılları arasında Arapların Bağrâs’ta bir kale inşa ettirdiği ve burada 50 kişilik bir muhafız birliği bulundurduğu aktarılıyor.
- yüzyılda Bizans İmparatoru II. Nikephoros Phokas döneminde, 969 yılı civarında kalenin Bizans hâkimiyetine geçtiği ve tahkim edildiği belirtiliyor. Bu gelişme, Bizans’ın bölgedeki askerî varlığını güçlendirme çabalarının bir parçası olarak değerlendiriliyor.
- yüzyılda Haçlı döneminde Tapınak Şövalyeleri tarafından yeniden inşa edildiği ve güçlendirildiği aktarılan kale, bu dönemde Gaston adıyla da anıldı.
Selçukluların 11. yüzyılın sonlarında Hatay ve Antakya çevresinde hâkimiyet kurmasıyla birlikte bölgedeki kaleler de siyasi ve askerî mücadelelerin merkezinde yer aldı. Antakya ve çevresindeki bazı kalelerin 1084-1085 yıllarında Selçuklu hâkimiyetine geçtiği biliniyor.
Kilikya Ermeni Krallığı döneminde ise II. Levon olarak da bilinen I. Levon’un 1191 yılında kaleyi ele geçirdiği aktarılıyor. Ermeni yönetimi sırasında kalede onarım ve güçlendirme faaliyetleri gerçekleştirildiği belirtiliyor.
Antakya’nın 1268 yılında Memlük Sultanı Baybars tarafından ele geçirilmesi de bölgedeki güç dengelerini değiştirdi. Bu gelişmenin ardından Tapınak Şövalyelerinin bazı kalelerini ve topraklarını terk etmesi, Latin ve Eski Fransızca kaynaklarda anlatılıyor.
Haçlı kaynaklarında Gaston ve Roche de Rusol
Amanos Dağları çevresindeki kalelerin tarihine ilişkin önemli bilgiler, Haçlı dönemine ait Latince ve Eski Fransızca metinlerde de yer alıyor. Bu kaynaklarda Gaston ve Roche de Rusol kaleleri, Port-Bounel topraklarıyla birlikte anılıyor.
Ghevond Alishan’ın Sisouan ou l’Arméno-Cilicie adlı eserinde aktarılan tarihî ifade şöyle:
“Li Templiers abandonnerent lor chastiaus II, Gaston et Roche de Rusol, et la terre de Port Bounel à l'entrée d'Erminie.”
Türkçesiyle, “Tapınak Şövalyeleri iki kalelerini, Gaston ve Roche de Rusol’u, ayrıca Ermenistan’ın girişindeki Port-Bounel topraklarını terk ettiler.”
Bu aktarım, dönemin askerî ve siyasi değişimlerinin yalnızca kaleleri değil, çevrelerindeki toprakları ve geçiş güzergâhlarını da etkilediğini ortaya koyuyor.
Roche de Rusol adının Arsuz’un tarihî adlandırmalarıyla ilişkilendirilmesi, bölgedeki Orta Çağ yerleşimlerinin ve savunma yapılarının konumlarının daha ayrıntılı araştırılmasını gerekli kılıyor.
Arsuz’un kırsal yerleşim geçmişine ışık tutan Kesrek ve Erhac
Arsuz çevresinin tarihi yalnızca kalelerden ibaret değil. Orta Çağ kaynaklarında geçen kırsal yerleşim adları da bölgenin geçmişteki yerleşim düzenine ilişkin önemli ipuçları sunuyor.
Géographie historique de la Principauté d’Antioche adlı eserde şu ifade yer alıyor:
“Au Nord du Ras el Khanzir, on reconnaît dans le lieu-dit Kesrek, le casal Erhac mentionné dans le territoire de Roissol.”
Türkçesiyle, “Ras el-Khnazir’in kuzeyinde, Kesrek adıyla bilinen mevkide, Roissol topraklarında anılan Erhac adlı kırsal yerleşim tanınmaktadır.”
Orta Çağ belgelerinde kullanılan “casal” terimi, bağlama göre köyü, kırsal yerleşimi veya küçük bir yerleşim birimini ifade ediyor. Bu nedenle “casal Erhac” kaydı, Arsuz çevresindeki tarihî kırsal yerleşimlerin araştırılması açısından önem taşıyor.
Hacıahmetli ile Hüyük arasındaki bölgede bulunan Elkeyley, Güjgürd, Tell Bedir, Fuhhara ve Ayn Sıhğni gibi yer adları ile Hüyük-Avcılarsuyu arasındaki dağ eteklerinde görülen eski yerleşim izleri de yöredeki geçmiş yaşamın izlerini taşıyor.
Bölge sakinlerinin aktardığı yerel bilgiler, bu alanların geçmişte nasıl kullanıldığına ilişkin sözlü tarih açısından değer taşıyor. Özellikle Elkeyley’in çevre köylerden insanların tarım yapmak için bir araya geldiği, öküz ve sabanla tarlaların sürüldüğü eski bir tarımsal kullanım alanı olduğu ifade ediliyor.
1737 tarihli gözlem eski yerleşim izlerine işaret ediyor
Bölgenin geçmişine ilişkin dikkat çekici bilgilerden biri de 1737 yılında Pococke tarafından aktarılan gözlem. Pococke’nin burada “Eimerakefy adlı köye ait birkaç kulübe” gördüğünü belirtmesi, alanın o dönemdeki niteliğinin anlaşılması bakımından önem taşıyor.
Bu gözlem, söz konusu yerin sürekli ve yoğun bir yerleşim merkezinden ziyade tarımsal faaliyetlerle bağlantılı, sınırlı sayıda yapının bulunduğu bir mevki olabileceğini düşündürüyor. Ancak tarihî yer adlarının günümüzdeki yerleşimlerle eşleştirilmesi ve eski yerleşimlerin sınırlarının belirlenmesi için daha kapsamlı incelemelere ihtiyaç duyuluyor.
Yazılı kaynakların yanı sıra yöre halkının aktardığı bilgiler, eski tarım alanlarının ve yerleşim izlerinin tespit edilmesine yardımcı olabilir. Bu bilgilerin arkeolojik bulgular ve tarihî belgelerle karşılaştırılması, Arsuz ve Amanos Dağları çevresinin geçmişinin daha ayrıntılı biçimde ortaya çıkarılmasına katkı sağlayabilir.
Arsuz ve Amanos kaleleri ortak bir tarihî miras oluşturuyor
Arsuz Kalesi ile Amanos Dağları çevresindeki Bakras, Darbsak ve Şalen kaleleri, farklı dönemlerde değişen siyasi hâkimiyetlerin ve savunma ihtiyaçlarının izlerini taşıyor. Kalelerin farklı isimlerle anılması, çeşitli topluluklar tarafından kullanılması ve zaman içinde onarımlar geçirmesi, bölgenin çok katmanlı tarihini ortaya koyuyor.
Bu yapıların tarihini anlamak için yalnızca askerî mücadelelere değil, limanlara, dağ geçitlerine, kırsal yerleşimlere ve tarımsal kullanım alanlarına da bakmak gerekiyor. Arsuz’un kıyı hattı ile Amanos Dağları arasındaki coğrafi bağlantı, bölgenin geçmişte neden önemli bir geçiş ve savunma alanı olduğunu açıklıyor.
Günümüze ulaşan kalıntıların korunması, tarihî belgelerin karşılaştırmalı biçimde incelenmesi ve yerel sözlü tarih bilgilerinin kayıt altına alınması, Hatay’ın kültürel mirasının daha iyi anlaşılmasına katkı sunabilecek çalışmalar arasında yer alıyor.





